14 Aralık 2010 Salı

su damlası


bir küçük su damlası düşmeye başlar toğrağa doğru, çok katlı bir gökdelenin en tepesinden.
düşerken katları teker teker, her bir katta hayatına giren başka bir su damlası ile avuç dolusu büyür bizim küçük su damlası,
insanın her yaşında biraz daha büyürken düşmelerine inat.
her bir katın ayrı bir güzelliği vardır düşerken büyüyen su damlasına,
her bir yaşın ayrı bir güzelliği söylenen kadınlara inat.
sonunu düşünmeden düşerken yüksek katlı gökdelenin en tepesinden su damlası,
el sallar her geçtiği katta sonunu merak edip duran bizlere inat.
yarın ne olacağını bilmeyen değil, ölecekse bile yarınını bilen daha özgürdür diye düşünür, düşerken su damlası
ve su damlası bilir yakında kavuşacağını yere,
ve su damlası farkındadır, yerin dönüşeceğini ölüme
yani aslında kavuşmaktır ölüm su damlası için
kavuşmanın yeniden başlangıç olduğuna inananlara  inat.

8 Aralık 2010 Çarşamba

denizlerin özgürlük savaşçıları

dört tarafları hiç gidemeyecekleri topraklarla çevrili,
tam ortasında deniz tutmuş bu tutsak, beyaz, kadife bedenleri
bir kuşatma altında çığlık çığlığa kanat çırpıyorlar
onlar ki tek tutkumuz, çıkış yolumuz, kaçış umudumuz
onlarki yaşamak için kaçarken, şimdi ölürcesine bağırıyorlar.
bir tanesi ile göz göz geliyorum, ağzında bir simit parçası
süzülüyor başımın üzerinde, kanatları bir meltem esintisi
gökyüzü ağladı ağlayacak, şimdilik damlalar düşüyor takip ettiği vapur izlerine
aniden tek el kurşun sesi yankılanıyor griye çalan tutsak gökyüzünde
özgürlük savaşçısı bir martı vurulmuş, kanadından yaralı, kanıyor
bir zamanlar yaşamak için beslendiği denize, bu sefer ölümüne düşüyor
simit parçası ağzında hala, gözümün içine bakıyor, gidiyorum diyor
mutlak sessizlik kaplıyor tutsak kadife yürekleri
mutlak özgürlük için taşıyor gökyüzüne sudaki yansımasını gördüğü ölüm meleği
ve gidiyor, ve terk ediyor ve ölüyor
hiç gidemedikleri topraklarla çevrili şehir susuyor,
bulutlar koyverdi kendini, tutsak oldukları deniz daha bir hırçın,
özgürlük savaşçısıydı onlar, ölürken bırak bizi dalgalar bile konuşmuyor.

6 Aralık 2010 Pazartesi

hayatımızdaki kitaplara

 
Kadın kitap gibidir;
kitap vardır yazması kolay, bazen okuması hevestir,
genelde zamanını eskitir
kitap vardır anlaması zor, okuması emek, taşıması yürek istetir



Kadın kitap gibidir;
kitap vardır, süslüdür kapağı,
içi boştur ama elde taşıması zevkli,
yazılanlar birer hikaye
kitap vardır, bazen kapağı bile yoktur ama her bir satırarasından çıkarırsın bir hikaye
 
 
Kadın kitap gibidir;
Kimini tek gecede okumayı arzular, bitirince başka kitaplara geçersin
Kimini başucu kitabı
yaparsın yatağında, okumaya değer bulursun her gece

yani kadın kitap gibidir
dostlar; açıpta kapağını okumasını bilene...

5 Aralık 2010 Pazar

buz tutan yürekler

renksiz bir uçurtmayım mavisi sevgiliye benzeyen gökyüzünde, ruhu toprakdan uzak, yüreği güneşten sıcak.
derin okyanuslarda kendini bilinmeyene savuran yelkenliyim, başına buyruk rüzgarlarla bedeni savrulan.
çıkmaz sokağa giren bir arabayım, çıktığı yollarda hep kaybolmuş.
sözleri olmayan bir parçayım, müziği bildik, söyleyeni anonim, dinleyeni tanıdık.

rakı bardağında biraz muhabbet, daha çok buzum, içildimi başka bir güzel, unutuldumu eriyen.
buz tutan yürek gibi, eridikçe kederlenen...

29 Kasım 2010 Pazartesi

bedensiz hayatlar, kitaplar

başkalarının yazdıkları bedensiz hayatlardır kitaplar,
başkalarının hayatlarını okursun, bazen kendini bulursun
kendi yazdıklarını okur, zamanı gelir onları bulursun

yeri geldiğinde uzun yol yolcusudur koltuğunda eşlik eder sana,
yeri gelir birlikte uyumak istersin, gece uyumadan önce girer yatağına, eşlik eder rüyalarına

bilir misin kitabın mevsimi olmaz, zamansızdır yazılanlar
yazmaya başladığında ömrünün ilkbaharıdır, her bir satırında tomurcuklar açar
yazarken gelir yaz, her bir hikayesi güneş parçası, yakar yürekleri
okuması sonbaharda bir yaprak dökümü, üşütür büyüyen bedenleri
hüzündür kitabın sonu, yağmurlar kışa gebe, sağanak akıtır gözyaşları

anlamı aralarına sıkışmış satırlarda, yakalayabilene
yaşam biçimidir, yaşamanın kendisidir kitaplar okumasını bilene

kitaplar bedensiz hayatlardır;
yazarken emek, okurken değer ister,
anlamak zaman, anlatmak bir ömür ister

22 Kasım 2010 Pazartesi

şarabımdaki kanımsın

Vücuttaki kırmızı şarap oranı kan oranını geçtiğinde artık kalp değil beyin saçmalar,
ve benim içtiğim pozitifi kendi içinde saklı kırmızı şarabımın etkisi ile sevmeye başlıyorlar damarlarımdaki tüm al'ı, ak'ı bir yuvarlar birbirlerini.
içtiğim kadeh damarımı kesiyor, canım acıyor,
aynı kadehe yeniden doluyor kırmızısını ateşimden alan şarabım, yüreğim yanıyor.
bir garip kısır döngü bu beyinde hayat, içtikçe saçmalıyor.
gecenin sonunda söylediğim kelimeler havada asılı , başkaları için anlamsız kalıyor.
ve ismini bile bilmediğim bir melek iniyor gökyüzünden,
üşüyorum derinliği mavisinde saklı gözlerinde,
öpüyorum kırmızısını aşktan alan dudaklarını,
öpüyor kırmızısını şaraptan alan dudaklarımı
ve ölüyorum.


bir zamanlar can verdiğim canımdın, şimdi sarhoş olduğum şarabımdaki kanım...

14 Kasım 2010 Pazar

gölge oyunu

şehr-i istanbul'a tepeden bakmak gibi birşey, kend-i bedenine bir perdenin ardından bakabilmek,
bakmaktan öteye geçip, görebilmek.
ay doğmadan oynanan gölge oyunu benimkisi, ellerin yönettiği, kederi kendinde, sureti gölgesinde gizli.
gün batmadan oynanan gölge oyunu benimkisi, güneşi perdenin arkasından vuran, gözyaşı karanlığında gizli.
yoruldum gölgelerde oynamaktan,
yoruldum gölgelerle oyalanmaktan
beklediğim bir güneş, doğumu kalbe yakın
beklediğim bir zaman seyyahı, varması güneşten de yakın

ümidi bahanelerle örülü beyaz bir perdenin ardından bakabilirsen eğer kendine,
hayali seni yarınlara taşıyan parlak bir ışın demetidir hediyesi bu özgür bedene.
oyunda sensin artık bu bedende, perdesi yırtık, düşleri özgür
oyuncuda sensin artık bu bedende, sureti güneşten parlak, gölgesi bile görünür

gölge oyunlarında gölge olmak yerine, ne mutlu ışığına kavuşan özgür bedenlere...

11 Kasım 2010 Perşembe

parçalanmış aynalar

baktığı heryerde sadece kendini gören, aynalarda yaşayan insanlardan uzak durmaya çalıştım.
parçalanmış aynalarını avuçlarından atamayanlara da, kanayan avuçlarına bakamayanlara da şahit oldum.
bazen aynalara bakan oldum, bakıpda göremeyenlere inat
bazen aynanın kendisi oldum, onlar baktıkça ben kayboldum.

zamanıma değer katan dostlarımda oldu, durduramadığım zamana, ölümsüz anlar bırakan.
zamanımı harcayıp, değerinden çalan dost bildiklerimde oldu, anılarıma zehir katan.

biz dediklerim odayı terkederken, dört duvar arasında bir başıma kalmayı, yani ben olmayı öğrendim.
yalnız olmayı öğrendiğimde, ben artık yalnız değildim
yalnız kalmaya çalıştığımda ise artık ben,
ben değildim...

8 Kasım 2010 Pazartesi

kayıp

kaybolmak, sisli istanbul sokaklarında geceye yürümektir,
adım adım,
sessiz sessiz,
korka korka yürümektir
kaybolmak, aynı gecenin sabahında anlamsız bakışlara anlamlı duruşlarla yanıt verebilmektir.


biz böyleyiz be usta, bazen gülen gözlerde, sıcacık gülüşlerde kayboluruz,
bazen aynı gülüşe kayıtsızca hapsoluruz
an gelir o gülüşün sözlerine takılır, an gelir yanına uzanır düşlerine yatarız.
biz böyleyiz be usta, sevmesini bilemeden zamanı gelir zamansız kayboluruz.

bugun buradaysak dünde kayboluruz, yarın ise zaten kayıp bizde.
kaybettiklerimiz bizi eksiltirken, biz bu eksilen yanlarımızla büyürüz
her yetişkin gibi geceye, günaha yürürüz
adım adım değil koşarcasına
sessiz sessiz değil haykırırcasına
korka korka değil, korkuturcasına yürürüz.
günü gelir, sisli bir istanbul gecesine varmadan ölürüz

Zamanda kaybolur, zamanla kahroluruz

22 Ekim 2010 Cuma

Tüneldeki hayatlar


karanlık bir tünelde başlar hayattaki ilk yolculuğu insanın
nasıl geçtiğini hatırlamadığın istasyonlar arasında geçer çocukluğun
ve ergenlik döneminde iki uzun durak arası pencereden dışarı bakarak hayal edersin tüm platonik aşklarını
ve senin durduğun yerden geçer anılarda eskittiğin zaman
bir gün istasyonların birinde vagona güzel gören gözler biner, maviliklerine dalarsın,  aşktır
hayat bu ya bir başka durakta ya o iner, ya sen inersin, kaybolursun, hüsrandır
aynı istikamette birden fazla istasyon geçirebildiğindir yanına otururduğun, kendini evcilik oyununda bulursun, yalandır
ya yolun sonuna kadar oturursunuz birlikte terkederseniz hayatı, ölümdür
ya da birkaç durak sonra biriniz iner terkeder diğerini, yeniden doğumdur
işte o an tünelin ucundaki ışığı görürsün
farklı bir son beklemek niye?
yolcu aynıyken yol neden tekrar süpriz yapsın ki !

7 Ekim 2010 Perşembe

Islak pencere

Her damlasında bir hikayesi olan pencerenin ardından bakmak sana,
geçmişin perdesinin üzerinden uzatıp başını, düşlerin ötesinden, düşüp düşüp kalkmasını bilen ısrarcı çocuk gibi bakabilmek sana.
takvimimden hergün yırttığım ömrümde yazı görmeden yazdım sonbahar hikayelerimi
ve her bir yaprağında melodisini ezbere mırıldandığım bir şarkı sözü.
ve bir uçurtma misali usulca ama elimi kanatırcasına bırakıyorum seni ellerimden, hayata baktığım o yağmurlu penceremden.
rüzgarın seni nereye sürükleyeceğini düşünmeden, kaybolup gidişini izlerken biraz soğuktan, daha çok yürekten
ürperiyorum.
güneşe bakıyorum, henüz göremiyorum, hala üşüyorum.
uzaklaşırken penceremden sen, sana bakıyorum sigaramdan bir nefes alıyorum,
kaybolurken sen hayatımdan, sana bakıyorum ömrümden bir nefes veriyorum,
nefes alabilmek için derinden ve yeniden,
dönüp sırtımı içeriye, kendime, kayıplarla elde ettiğim özgürlüğüme bakıyorum.

şimdi derin denizlerde her dalga sonrası savrulan, kıyısını arayan balıkçı misali ben,
bulut yürekli, yagmur yüklü, rüzgar bakışın ile yağarım,
aynaların ardından her baktığımda sana, uzaklara dalarım
kör bir intihar bıçağı acısı sana bakmak, kanarım
geceler öyle bir geliyor ki üzerime, sakın ama sakın sorma, gözlerim sağanak,
ağlarım...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mavi Melek

Başka hayatları, başka hikayeleri ve başka renkleri olanları buluşturdu o gece kanatları mavi melek,
Oradaydık, çünkü bir nedeni vardı!
Hayatta hiç birşey tesadüf değildir diye başladık söze, şerefe uzatılan kadehler ısıttı yüreği teninden fazla üşüyen bedenleri o gece
Bazen yıldızların yanında bazen yıldızların altındaki muhabbetimiz yüzlerde tebessüme, neşeye, gülen gözlere, zaman zaman içimizi acıtan sözlere, melodiye, gözlerde biriken kayıp yıllara döndü
hayat gibi akıyordu gece ve aynı gecede biz de o meleğin mavi kanatları altında büyüyorduk
sonra deniz iken okyanusa dönenlere taştı enerjimiz
birdik, biz olduk, farklı renklere sahiptik, tek beyaz olduk.
Sabahında büyük bir halkaydık bembeyaz kumsallarda,  ellerimiz kumların üzerinde dileğimizi çizerken,
beynimiz olmasını istediğimiz yerde geziyordu
gerçek ruh ikizini hiç kaybetmeyenlerin mor halkası ise tepemizde.

Şimdi yüreklere sığmadığı için anılardaki özel yerlerine kaldırılan haftasonunun ardından, kanadı ile bizlere dokunan mavi meleği ait olduğu yere, gökyüzüne uğurlarken, rüzgarın taşıdığı fısıltısını duyuyoruz;
Hayatta hiç bir şey tesadüf değildir.
Oradaydık, çünkü bir nedeni vardı!
(2-3 Ekim Bodrum)

30 Eylül 2010 Perşembe

oyuncak hikayesi

bilirsiniz ki asla tam kalbinden yaralayamazsınız bir oyuncağı
sessiz yüreklere sahip birer candır oyuncaklar, bazen cam gibi kırılgan.
gündüz minik ellerin arasında büyürler, geceleri kendi kutularında


mutlu değillerdir
mutsuz hiç değil
ağızları vardır, sesleri çıkmaz
yüzleri vardır sana bakmaz
gözleri vardır yaşı akmaz
yaşlanmazlar da, birlikte oynadıkları çocuklar ile büyürken.
çocuklar büyür, oyunlar biter, oyuncaklar ise ölürler!



ya sen? 
kutusunun içinde hikayesini başkalarının küçük ellerine bırakan oyuncak mısın, zamanı geldiğinde ölmesini de bilen?

yoksa oyunun gerçek sahibi misin, canı istediği an birlikte büyüdüğü oyuncağının canını acıtabilen, sonunda oynamayı bırakıp onu ölümüne terkeden?


25 Eylül 2010 Cumartesi

bir sayfa daha...

güneşin insanlarla erkenden vedalaşmaya başladığı günlerden bir günün gecesiydi
sadece müdavimlerinin bildiği gizli bir beyoğlu mekanının terasındaydık
bir yanımda şehir ışıklarıyla göz kırparcasına ışıldayan, altın boynuzu ile istanbul,
karşımda bu şehre duyduğum özlem
arkamda yaşanılanlar ile yaşanamayanların kapıştığı bir geçmişim
ve hep bir parçası kendime saklı hikayelerim ile kadeh kaldırıyoruz hikayenin gizli kahramanlarına
yaşanmış dünleri rafa kaldırmıştık çoktan
yaşanan günlerin bize anlattığından çok anlatamadıklarından çıkartıyorduk hikayemizi.
çıktığımız bu yolda girişi keyifle geçmiş,
sonucunu bildiğimiz bu kompozisyonda gelişmeyi uzun tutmaya çalışıyor ve bunun tadını çıkartıyorduk

kelebekler gibi günü özgürce yaşayan bedenlerdik, geceleri biraraya gelip biz olan.
ve yine böyle gecelerin birinde beyoğlunda sadece bizlerin bildiği haliç'e bakan bir teras katındaydık,
akşam esintisi yüzümüze hafifçe dokunuyordu, şarap ile sulanmış kanımızın bizi ısındırdığı dakikalarda ellerimiz
birbirine kenetlenmişken gözlerime baktın ve "bir sayfada benim için ekler misin" dedin yolun yarısına geldiğinde
geriye dönüp okumak istediğin hayatına

çoğul yaşadığım ama tekil yazdığım bu hikayelerde hatırlanmak için bir sayfa istiyordun kendine
zamana esir olmayan özgür bir kelebek etkisiydi benimki
ve ben tamam dedim, sen sustun
sessizliği bozan gülen gözlerin oldu,
bu sefer ben sustum, geceye bakan gözler konuştu
ve gece sustu
...
ikinci baharıdır kişinin seni sevmesi ve biz kaçıncısını yaşayacağımızı bilmediğimiz başka bir bahara kadar, başka hikayeler yazmak üzere beyoğlunun insan kalabalığı arasında yerlemizi alarak kaybolduk...

22 Eylül 2010 Çarşamba

şerefe...

siz hiç yağan yağmur altında elinizdeki kadehten yudumladınız mı şarabınızı?
teninizde yağmur taneleri, kanınızda şarabın kırmızı etkisi
çıplak ayaklarınız çimenlerin üzerindeki her damlayı hissederken
ay ışığı altında yağmurdan üzerinize yapışan elbiseniz ile gün ışıyana kadar kurudunuz mu?
yüreğinizin acısı ile elinizdeki kadehi avuçlarınızı kanatırcasına sıkıp parçaladınız mı?
şarabın rengi kanınızın rengine karıştı mı hiç?

şimdi bir kadeh değil, kırmızısını benden alan bir şişe dolusu şarap girdi anılarımıza
bu saatten sonra biraz yağmurdan ıslak, birazda şaraptan sarhoşum

güneşi görüyorum gece boyunca boylu boyunca uzandığım geçmişimden
ayağa kalkıyorum
hiç bilmediğim bir yola heyecanla çıkar gibi ilerliyorum
ayaklarımı yere sürtmeden, elimdeki kadehi düşürmeden, dönüpte arkama bakmadan gidiyorum
içimde kıpırdayan yüreğime değercesine
tenime dokunan yağmurdan ürperircesine
kanımdaki alkolün etkisini arttırırcasına
içimdeki çocukla tepişircesine gidiyorum
hayır hayır sarhoş değilim
başkalarının kalbini kanatırcasına gururlu
yeni bir yaşama başlarcasına umutlu
yaşamak güzel şey kardeşim dercesine mutluyum
son kadehte kendime
şerefe!
ne mutlu özgür'üm diyebilene...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Kalp

Dört tarafı kanımız ile çevrili et parçasıdır kalp
yapısal olarak kırılgan
sevilmedimi alıngan
yeri geldiğinde unutan
unutulduğunda duran
durdumu unutulan
öfkelendi mi tanımayan
heyecanlandımı adrenaline doyan
seviştimi hızlanan


Yıllara meydan okudukça tekleyen
Ama ölene kadar hiç durmadan atan

Dört tarafı sevgi ile çevrili bir yürek parçasıdır kalp
O yürekler tarafından ya heyecanlandırılan
ya da taş kalpli yüreksizler yüzünden sonsuza uğurlanan

14 Eylül 2010 Salı

terkediş...


tanrıya dokunmaktır bir insanı sevmek
ve kendini sevmek ile başlar sevdiğine kayıtsız teslimiyet
kimi zaman titreyen bir bedendir, altın tepside sunduğumuz,
kimi zaman üzerinde düşündüğümüz geleceğimizdir, paylaşmaktan sakındığımız.
gece uzundu, karanlık ve sessiz
sonbaharı içimizde hissettiğimiz, ürperten ve yalnız geceden çık gel diyordu bana
tüm anlamlandıramadıklarını bırak, gel diyordu bana
anlamadıklarımızı bırakırız arkamızda, kalanlar ile anlam katalım hayata diyordu bana
eğer gelirsen hiçbirşey eskisi gibi olmayacak diyordu
ne söylese inanmak isteyen gözlerime bakarak yalan söylüyordu
ve inandım
ve gittim
inanmadığım hayalleri bedenine sarıp, bir geceden daha fazlasını verdi bana
titreyip yatağa düşen bedenler zamanı parçalamıştı, hayat durmuştu
sabah belkide güneş aydınlatmayacaktı bu yanyana yorgun halde uzanan bedenleri tekrardan, yarın hiç olmayabilirdi
peki kimin umrundaydı yarın, bugün varken
hep aynı hatayı yapmıyormuyduk
geleceğimize sürdüğümüz yolda yarına ne kadar kaldığını gösteren tabelalara bakarken, yoldaki bugünü kaçırmıyormuyduk?
yataktan kalkarak bir sigara yaktım,
şarap ile paylaştım hayata soluduğum her bir zehirli nefesimi
ve döndüm
ve şarkılardan öğrendiğimiz repliklerle dedimki
"düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşanır"

ve düşten uyandım,
son bir nefes sigaramdan
son bir yudum kadehimden
son bir öpücük dudaklarından aldım

ve ayrı ayrı yaşamak üzere arkama bakmadan terkettim seni...

6 Eylül 2010 Pazartesi

İstanbul


istanbul için yine başka bir şehri terketme zamanı

bakma ardına,
ardında bıraktıklarına
bıraktığın anılarına
yeniden bekliyoruz diye el sallayanlara

zamanında nefes almak için geldiğim bu şehirden artık nefes almak için kaçıyorum
nefesimi tutabildiğim kadar kaçabiliyorum, cumayı cumartesi bağlayan gecelerimde
bazen bir vapur güvertesinde sigaramı yakıyorum uzaklaşırken baktığım martıların renk kattığı istanbul siluetine,
kimi zaman bir otobüs penceresinden el sallıyorum, otobüs ardından koşan haftaiçi yorgunluklarıma
yeri geliyor gökyüzünde süzülürken yaslıyorum başımı cama ve kuş bakışı izliyorum ardımsıra gözümde küçülen istanbulumu
işte böyle zamanlarda başlıyorum verdiğim nefesin karşılığını almaya, kaçtığım şehrin diyetini vermeye

haftasonuna sığdırdığım kilometreler ile uzuyor geçmişim
her gittiğim şehirde bıraktığım bir yanım, diğer yanıma istanbulu anlatıyor
sonbaharda hüzün oluyor yağıyorum, yeri geliyor anlatırken ağlıyorum
baharda kır çiçeği oluyor içim içime sığmıyor açıyorum,
yazları ise genelde her haftasonu kaçıyorum

ama gittiğim her şehri yine istanbul için terkediyorum
kimi buna şehr-i aşk der, kimi korkaklık

gidilen yerlerden istanbula dönmek gönül borcu
kimine ödeyene kadar
kimine ölene kadar

31 Ağustos 2010 Salı

gölgem o benim


soguk ve ıssız sonbahar günlerinden birinde gece yarısı herkes evine dönerken başladı siyah beyaz sohbetimiz
radyoda çalan mahur besteçalar, gölgemle biz anlaşıyorduk


gökyüzünde gülümsemene neden olan hilal,
yüzüne vuran sokak lambasıydı gölgemi vareden
an geliyordu önümde bana yol gösteren kardaş,
bazen yanımda yoldaş,
kimi zaman arkamda sırdaşım oluyordu
an geliyordu, yolun sonunda ertesi gün aynı saatte buluşmak üzere sadece bir anı oluyordu

sohbetimiz ne kadar koyulaşırsa gölgem o kadar ete bürünüyordu,
sohbetimiz beni aşıyor, yüreğine dokunuyordu,
anlatılanlar soğuk asfaltta namludan çıkan kurşuni bir mermi edasıyla yankılanıyor,
o anlattıkça ben ağlıyor,
ben ağladıkça yolları ısıtan göz yaşlarım gölgemle buluşuyordu

ben anlatıyordum o gidiyordu
o gidiyor ben varıyordum
birlikte varıyorduk, o yüzümü aydınlatan ışıkta kayboluyordu
küfrediyordum bizi yarınlara taşıyan aydınlığa,
etme diyordu
etme
bekle

gölgemdi o
her gece yüzüme vuran gece lambalarının olduğu yollarda sohbet ettiğim
kimi geceler elektrikler kesildiğinde bir mum ışığında sabahlara kadar beklediğim
bazen duvarlarımda büyüyen, kimi zaman ayaklarıma kadar süzülen
gölgemdi o
yalnız gecelerimde ete kemiğe bürünen, yanımda beni dinleyen

gölgemsin sen,
beni ben olduğum için kayıtsız şartsız kabul eden

ve günü gelse bile asla terketmeyen !

30 Ağustos 2010 Pazartesi

kedisi ile konuşan adam

rüyadaydı ve gülümsüyordu gece mavisi parlak tüyleri ve masvavi gözleri ile bir kedi ona
rüyadaydı ve hatırını soruyordu pamuk tarlası gibi bembeyaz, gözleri zeytin siyahı başka bir kedi onun

kendi kızını, prensesini,kedisini arıyordu aslında
aralarında sessiz, paylaşılmayan sırları olan, paylaşılması sadece rüyalara kalan
ne zaman canı sıkılsa, keyiflense anlatırdı ona,
ne zaman aşık olsa, aşık olunsa, aşksız kalsa anlatırdı ona
ne çok şey dinlemiş, dinlemek zorunda bırakılmıştı,
yorumsuz geçen zamanlara inat en çok ne söyleceğini merak ediyordu
ilk ağzından çıkacak kelimesi, cümle ne olacaktı?
bildiğini sandığı, bilmediği bir odadaydı, rüyadaydı
ve kendi kedisini arıyordu kaç odası oldugunu bilmediği çok katlı bir rüyanın içinde

ve uzaktan yan yan yürüyerek, kuyruğunu keyifle sallayarak geldi yanına
tüyleri bulut grisi, gözleri yaprak yeşili, bakışı bir ömre bedel evin güzel prensesi

ilk merhaba her zamanki gibi gözlerden geldi, ikincisinde kuyruk sallandı ardından gırlanmaya başlandı
ardından kelimelere bürünen kadife sesi duyuldu
beraber geçirilen yılları özetlediler,
birbirlerine olan bağı kelimelere, aşkı cümlelere döktüler
rüyadaydı ve uyanana kadar dinlemek istiyordu
rüyadaydı ve uyandığında da dinlemek istiyordu
rüyadaydı ve farkındaydı
uyandığında kedisi yine sessizliğine çekilecekti

ve zaman geldi
rüya sona erdi
göğsüne uzanan prensesine güzel bir günaydın bakışı gönderdi
gırlayan prenses gerinerek ön patilerini yüzüne doğru uzattı
ve güne başladığı yere uyandı


uyandığında mı dönersin gerçek hayata
yoksa rüyanda mı görürsün gerçekleri
bir film tadında,
ritüeli gizeminde saklı

ve tekrar uyumak için gözlerini kapadı,
kimine göre sonsuza kadar,
kimine göre başka bir uyanışa kadar

26 Ağustos 2010 Perşembe

yaşama hakkı

şans eseri yaşamayı beceren bir halkın maaruz kaldığı haksızlık zincirinin bir halkasıdır özgürlük
ve kelime olarak O halkanın üzerine konulan iki basit nokta ile başlar bize öğretilen özgürlük
biri yaptıklarındır noktaların,
diğeri yapacaklarını temsil eder
ikisi yanyana seni var ederken, o halka ile bütünleşmen ise özgürlüğüne gider
ve bilmezler
ve düşünmezler
ve yaşayamazlar
istedikleri gibi
yaşamanın hak olduğunu düşünür bu halkın özgür insanları,
hak hukuk bunun güvencesi
bilmezler yaşamak biraz da şans işidir bu halk için,
ya açlıktır
ya da intihardır bunun neticesi

21 Ağustos 2010 Cumartesi

şehirde özgür olmak

yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzü altında atıyordum adımlarımı
postallarım bile benden daha iyi tanıyordu gittiği yolu, ben bilmiyordum gittiğim yeri
saatlerin gündüzü gösterdiği, gözlerin ise geceyi sezdiği karanlık ve sessiz bir hüzün akşamıydı
yüreğimde yıllarca dillenmeyen acılarım, dilimde ise yüreğimin acı serzenişi vardı
gözlerim gri bulut misali, gökyüzünden düşen damlalara eşlik ediyordu
bulutlar ağlamıyor sanki ben yağıyordum bu adım atılmak istenmeyen bahtsız topraklara
ağlamak için erken, anlamak için çok geç kaldığım bir zamanda terkediyordum bu şehri
ve biliyordum ki şehrin değildi günah, terkeden bendim tüm sevaplarımla

kış güneşinin batmasına yakın uzaklaşırken şehr-i kendimden, başka bir bahara kalmıştı dönüşüm
ve dönüşüm ile başlamıştı değişim
ve değişim ile son buldu seni bu son görüşüm
ve görüşüm yüzünden girdim demir parmaklıklar ardına

işte yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzünün altında,
kırık dökük bir mapus damının avlusunda atıyorum adımlarımı
ayağımda beni buralara taşıyan postallarım,
yüreğimde aynı sızı, dilimde türkülerimle artık gökyüzü ağlıyor ben anlıyordum,
terketme vakti gelmişti artık seni istemeyen gardiyanların yönettiği bu şehri

bundan sonra ya özgür bir şehirde yaşayacaktım,
ya da herhangi bir şehirde özgür olacaktım

20 Ağustos 2010 Cuma

üç nokta




herşey ilk noktanın ardından ikincisini diğerinin üstüne koyarak başladı, yapılan açıklamalar bir yerde tıkandı ve ikinci nokta ilkinin yanına düştü, işte o anda hayatımı kurtaran üçüncü nokta söyleyemediklerime tercüman oldu sanki, sustum...

gri

Her rengi içerirken, renksiz damgasını yiyendir “gri”
Bir sürü ruh haline sahipken, ruhsuz damgasını yiyenler gibi,

Ruhun rengi olmaz, benim için ruhun rengidir gri, gri’nin bir renk olmadığı gibi. Gölgenin rengidir gri, gökyüzünün ağlamadan önceki rengi, tüm renklerin karışımıdır gri.

Ruhumun rengidir gri, ruhun rengi olmaz, tıpki gri’nin renk olmadığı gibi.
Gri donuktur, yavaştır, var ile yok arasındaki çizginin senin durduğun tarafındadır.

Belki yeryüzünün herhangi bir yerinde, bedenlerimiz birbirine değmeden yan yana geçerken, ruhlarımızın aralarındaki fısıldaşmayı duymaya çalış, eğer hissedebiliyorsan sende rengini yakalamışsındır artık.

o zaman gece yakaladığım ruhunu bir bedende yaşatabilirim bende.

Sen artık uslanmaz bir grisin, bu tende.
ve gri
Bedensiz bir isimdir,
Düşsel kimlikleri doğurur

Eskiden di, çok eskidendi diye başlarız anlatmaya, anlattıklarımıza birer tutam yalan ekler, tatlı hatıralara dönüştürür, iç geçiririz.

Gridir tüm anlatılanlar…

yada tam tersi, hiç güzel anımız yoktur, sevmeyiz dünyayı, sevişmeyiz bu dünyada, griye boyarız bedenimizi, kayboluruz gece yağan ruhların arasında.
Hayat acımasız deriz, acımasız olan biz oluruz bazen kendimize, bazen bize değer biçenlere.

Ne siyah, ne beyaz karar veremeyenlerin tercihidir gri!

Yazdığı gibi yaşamayanların ruh hali,
Ya da yaşadığını yazamayanların sonudur gri.

Ben griyim, peki senin rengin ne?
(2006 İstanbul)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

günaha davet

tek yanmaktan korkanlar değil mi günahlarına başkalarını davet edenler,
ve bu günahın ateşinde pişerek büyüyen bedenlerin hepsi gece sürgünüdür
gündüz yalnız, geceleri yanlış hayatlarda ölürler

onlar ki yanmaktan değil yalnız kalmaktan korkarlar
bir tercih meselesiyken yalnız olmak, kim ister yalnız kalmak diye güncellerler kendi statuslerini
zaten bunlar değil midir hayatlarından yıl alırken, hiç yol alamayanlar

ve bunlar değil midir, geri dönmeyi zayıflık gören, kaybedenler
her dönüş, kaybediş midir?
her kaybediş yeni başlangıçlara mı gebedir?
yoksa sadece davet edildiği günahın sonunda mı gebe kalmıştır bu yalnız başlangıca?

onlar ki yalnız kalmaktan korktukları için yalnız kalmaya mahkumlardır
onlar ki şimdi hem yalnız hem de mahkumlardır
ve onlar ki kendi ateşlerini üreten bedenlerin günahı,
yarattıkları cehennemin tanrısına hizmet eden yalnız melekleridir.
...
(Temmuz 2010 İstanbul)