yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzü altında atıyordum adımlarımı
postallarım bile benden daha iyi tanıyordu gittiği yolu, ben bilmiyordum gittiğim yeri
saatlerin gündüzü gösterdiği, gözlerin ise geceyi sezdiği karanlık ve sessiz bir hüzün akşamıydı
yüreğimde yıllarca dillenmeyen acılarım, dilimde ise yüreğimin acı serzenişi vardı
gözlerim gri bulut misali, gökyüzünden düşen damlalara eşlik ediyordu
bulutlar ağlamıyor sanki ben yağıyordum bu adım atılmak istenmeyen bahtsız topraklara
ağlamak için erken, anlamak için çok geç kaldığım bir zamanda terkediyordum bu şehri
ve biliyordum ki şehrin değildi günah, terkeden bendim tüm sevaplarımla
kış güneşinin batmasına yakın uzaklaşırken şehr-i kendimden, başka bir bahara kalmıştı dönüşüm
ve dönüşüm ile başlamıştı değişim
ve değişim ile son buldu seni bu son görüşüm
ve görüşüm yüzünden girdim demir parmaklıklar ardına
işte yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzünün altında,
kırık dökük bir mapus damının avlusunda atıyorum adımlarımı
ayağımda beni buralara taşıyan postallarım,
yüreğimde aynı sızı, dilimde türkülerimle artık gökyüzü ağlıyor ben anlıyordum,
terketme vakti gelmişti artık seni istemeyen gardiyanların yönettiği bu şehri
bundan sonra ya özgür bir şehirde yaşayacaktım,
ya da herhangi bir şehirde özgür olacaktım