11 Kasım 2011 Cuma

ıslak ateşlerin dansı

hayata geç kalmış bedenlerin gecesiydi, tıpkı o gece de kalındığı gibi
ağlamak için erken, sarhoş olmak için güzel bir andı, bu yazılanlarla da anı olarak kalacaktı
hatırladığım, yüzüne vuran bir alev titrekliğiyle gülümsüyordun ama sanki biraz üşüyordun
ısınmak için rengini topraklarınızdan alan memleket kırmızısı şaraptı tek ihtiyacın
içerken dudaklarına, içtikten sonra da bakışlarına yansıdı, kırmızısını insanlarına geri veren şarabın hüznü
ve aynı bu şarap gibiydi o topraklarla olan bağın, hasat mevsimi çoktan geçmişti...
ve yaşayamadığın bu mevsimler için kaldırıp kadehini, haykırmak istemiyor muydun gökyüzüne
şerefine ulan hayat, şerefine !

anların zamanı kovaladığı gecenin başında anlatmaya başlamıştın,
şaraba yatırılmış hayallerinde gezen gizli  kalmış özneni.
cümlelerinin her tarafında kullandığın bir volkan etkisiydi bedenin,
sönmesi için zamanı senin belirlediğin.

bazen gitar tellerinden akıyordu ab-ı hayatın, bazen kasvetli bir müzisyendi aklını aldığın
artık heyelanı gözyaşlarını örten kahkaların, ilk defa gittiğin dağları keşfeder gibi heyecanlıydı,
ve rahatlıkla diyebilirdim ki fethin zor, fatihin ise artık yoktu


gülümsemen ağrı kesici, yüreğin antibiyotik etkisiydi, kimine göre bilgiden öte, bana göre bilgeden yana
dans ederken tanrısallaştırdığın kendi bedeninle sevişen gizli savaş tanrısıydın
eski bedenini öldürürken doğmuştu dansın, yan etkisi öldürdüklerin...

artık şehirde bir şafak vakti gücünü derinliğinden alan bir kuyu gibi gri, bir o kadar doluydun
sana bakıp geçmişini görenleri değil, geleceğini söyleyenleri dinliyordun, tüm gelmeyenlere inat!



ıslak ateşlerin tangosuydu hikayen,
ve gecenin sonunda, nazan öncel'den bu havada gidilmez tınısıydı kulaklarımda çınlayan...

12 Ağustos 2011 Cuma

dudak tiryakiliği

mevsimi geldiğinde ölmek için sevdiği bedenleri terkeden bir kelebektin, son nefesinde gelip ürkekçe gönlüme konan
siyah kanatlarının altında beyaz yalanların
kısacık ömrüne sığdırdığın terkedişlerin vardı
gelişin bir karnaval etkisiydi ömrüme, ömrümden bir günü gidişinle kararttın

çok sevmiştim ben seni, her terkedilenin çok sevdiğini zamansız farketmesi gibi
elimde kum saati misali hayatım, ters yüz ettiğin zamanları akıtıyordum, tükenen bedenlerimizin kum tanesi gibi küçülen anılarına

anlam veremiyordum zamansız kaçışlarına
anlam katamadığım o anlamsız çıkışlarına
benden uzaklaşmana neden olan yersiz korkularına,
arada beni arzulamana ama en çok da susmalarına
ve hissediyordum bir adım daha yaklaştığımı, kaçamadığım ve katlanamadığım o sensizliği sessizlikten daha yaralayıcı hayatıma

ve sen gittin,
bense sen gittiğinde değil, dönmediğinde bittim
ve artık her yalnız insan gibi sevmek için değil sevişmek için göç ediyordum bedenleri yüreklerinden daha sıcak kadınlara
sigaramı yakan bedenleri düşürmedim elimden, içime çekmiyordum artık kimseyi, benimkisi sadece dudak tiryakiliği
sevmekten daha önemliydi, artık tanıyordum onları
elimde tuttuğum sigara gibiydi kadınlar, dudaklarınızı değdirirseniz çabuk biterler, değdirmezseniz de zamanla giderlerdi
tıpkı senin gibi...

18 Temmuz 2011 Pazartesi

sigarama konan melek

ağlamak için erken, anlamak için çok geç kaldığım zamanlarda başlamıştım seni içime çekmeye
aldığım nefesin yan etkisiydin sen, verdikçe yanında etkisiz kaldığım
ve her yakışımda seni, yüreği yanan bir melek terkediyordu bu şehri
kulağımda sesi, beni sensiz kalan düşlerimden uyandırıyordu
ve dudağında kalsın izi, sakın çekme yüreğine diye sessizce haykırıyordu ismini
çığlıkları kulağımı kanatıyor, sen ise ben de yavaşça unutuluyordun

artık sen benim için dudak tiryakisi olduğum sigaramdın yüreğime çekemediğim, artık başımı döndürmediğin,
ellerimde yandın, bittin
ben atmaya kıyamadım fakat sen benden gittin

yazları sıcak ve sensiz şehrimde, yazdığım kelimelerdeki harfler bile hem sert hemde sessizdi
sensizdi ortalık, yağmur karanlığında siyaha bakan gözlerim gibi
sen yandıkça kor gibi kızıl, sigaram bir kurşun gibi ağır ve griydi,
içime çektikçe gökyüzü kararıyordu, bir melek gelip sigarama konuyordu


senden sonra artık ne melekler ağlıyordu, ne de ben kanıyordum
tanıdığım sen mi dokunuyordun bana, yoksa soğuk olan tanrının elleri miydi?
bilemedim
belki de artık bilmek istemedim
kim bilir?

21 Haziran 2011 Salı

iki perdelik oyun

hikayesini bizim yazdığımız hayatlarda
hatırlamak an, unutmak zaman meselesiydi sadece

senle ben aynı kitabın farklı ellerde okunan karşılıklı sayfalarıydık
birimizin kaldığı yerden diğeri devam eder, birimiz olmadan diğeri anlamsız kalır
biz tamamlardık yarım kalan cümlelerimizi

senle ben bir tiyatro oyununda aynı sahnenin ayrı iki perdesiydik,
ayrılmamızla başlayan hüzün, kavuşmamızla biterdi

ve sen o sahnelerde geceleri ezberlediğim, gündüzleri unuttuğum, perdenin ardından gizlice bakan utangaç rolümdün

ve ben boyumdan büyük perdelerin arkasında dün gibi derin, gün gibi sensizdim.

ben daha gözlerine bakıp söyleyemeden sevdiğim repliğimi
sen ikinci perde bitmeden gitmiştin

nefes almak gibiydi gidişin ve ben her nefesinde ölmüştüm
her öldüğümde bir mevsim eksildi takvimimden
ve öğrendim ki eksik takvimlerde daha hızlı büyürmüş insan

30 Mayıs 2011 Pazartesi

melodisiz yapraklar


bir yaprak misali uçuşan çıplak düşlerim vardı
ilkbahar geldiğinde açtığımda oldu, solduğumda yaşadığım sonbaharlarda.
acımasız oldum, hayatımda yeralan isimlerin bedenimden dökülmelerini seyrederken
bir yandan acı doldum, hayatımı çalanların sende bırakmadıkları beni tüketirken


ve üç nokta koydum dudaklarıma, yarıda bıraktığım cümleler ile sessiz kaldıkça sizden gizli eskidim

yazdığım hikayelerimde anlatacak ne çok şeyim vardı, yaşamayı istediğim masallara inat
akıntısında boğulmak istediğim denizlerim,
mavisinde kaybolduğum gözlerin vardı anlatmaya hiç ama hiç cesaret edemediğim
ve zaman geçiyordu kaybolurken anılar
ve zaman geçiyordu kahroluyordu halime, beni senden iyi tanıyanlar

gitmiştin ve ben yokluğunda başladım seni yazmaya
ve nereden başladığını merak etmediğim, nerede son bulacağını hiç öğrenemeyeceğim, seni anlattıkça taşan nehirlere anlattım, uyandığımda göremediğim şimdi gölgelerde saklanan yüzün güzelliğini
tenimi ürperten bir meltem esintisinde bekledim seni, gidişinle soğuyan düşlerim, dokunuşunla renklenecek pastel renkli hayellerim ile geçiyordu günlerim
sarılman bir yara bandı etkisi tende, acıyordu yüreğim

bazen tamamlayamadığım hikayelerimdeki eksikliğim,
bazen okuduğum kitaplarda altını çizdiğim unutmaya kıyamadığım kelimelerimdin.
en çok da tınısını benim bildiğim, ezbere söylediğim melodimdin, yaprakları siyah ve beyaz arasında sararan


her sayfasında takvimin, cümlelerimde gizlediğim öznem
avucumda buruşturup atamadığım, aklımda biriktirdiğim, yüreğime yüklediğim yüklemimdin
sen takvimimde benim için doğan kız çocuğu ismiydin
cümleyi senle tamamlar, sen de tamamlanırdım

gitmiştin ve dönmediğin her gün, dün olarak işleniyordu, öfkesi suskun günlerime
ve zamanı gelip son yaprak da düştüğünde takviminde ömrün,
kalan cansız bedenimde kendi dününden yeniden doğan bir anka kuşu göreceksin
gözünü alamayıp bakmak istersen ona, göze alıp dokunma,
yanarsın !
geçmişi anımsatacaktır sana,
sakın ama sakın hatırlama, kanarsın !
melodisi eksik kaldığında yaprakların, dinlemekten vazgeç onları
işte o zaman konuşmak da fayda etmez, tükenmiştir kalan son fısıltılar
kanatsa da dudaklarını artık sadece ama sadece susarsın !

10 Mayıs 2011 Salı

uzun saçlı adam

Samson'un hikayesi bu yazacaklarım, saçlarından güç alan özgür bir adamın efsanesi,
güzel bir kadına güvenmenin ve ihanetin öldürdüğü güçlü bir adamın kutsal kitaplara konu olan, yaklaşık 1400 yıl önce yaşanmış hikayesidir yazdıklarım.
melodilerde söz, filmlerde beden, özgür bedenlerde saç oldu, ruhu ihaneti kaldıramayan Samson
ilk kez çatıda yıkanırken görmüştü tüm çıplaklığıyla Delilah'ı, güzelliği düşündeki ayışığı gibi, etkilenmişti
Delilah'ı sevmişti Samson
Delilah güzel kadındı, onu çok ama çok sevmişti, sevmenin henüz öldürdüğünü bilmeyen Samson
bu nedenledir ki, en önemli sırrını, gücünü saçlarından aldığını aşkına söylemesi

Kadındı, bir o kadar da zayıftı Delilah,
muhtemelen onu hiç sevmemişti ve haindi Delilah,
öğrenmişti zayıf noktasını gücü düşmanlarını titreten Samson'un
sonunda güçsüz bırakmak için güçlü erkeğini kadınlığını kullanmış aşık etmişti kendine
gözleri ile kayıtsız teslim olmasını anlatırken çıplak bedenine, parmaklarını Samson'un uzun saçları arasında gezdirirken tüm şehvetiyle, kulağına fısıldadı Delilah onu ne kadar çok sevdiğini
yalandı !
sadece sevdiğinin dudaklarından çıkan o yalana inanmak istemişti Samson

aşka teslim oldukları bir gecenin karanlığında, tüm gücünü saçından alan aşkının saçlarını kesti ihaneti aşka tercih eden güzel Delilah
saçlarını değil, aşkını kaybetti Samson,
saçlarına değil, hayallerine veda etti Samson
ve ölümüne sevdiği prensesin ihanetinden çok, kendisini sevmemiş olmasına ağlıyordu, yüreği kaslarından güçlü Samson


esir düşmüştü artık
mil çekilen gözlerinden tüm kızıllığı ile ihanetin göz yaşı akıyordu
başkaldırısı aşkına, aldığı her nefes tanrısına bir yakarıştı
son bir kez gücünü geri vermesini dilerken tanrısından, gücü de yavaştan yerine geliyordu uzarken saçları

ve son gücü ile tapınağı taşıyan iki sütünu elleriyle devirdi Samson
bir tarafta aşkı temsil eden kendisi, diğer tarafta ihaneti temsil eden Delilah'ı ölümüne ayırırcasına
sadece tapınaktan değil, bu hayattan tüm ihanet edenleri silercesine devirir sütunları
ve ölmeden önce Samson'un haykırışı
sadece ama sadece soğuk ve kırık bir yakarış olarak tarihte yerini alır

Hallelujah ...

5 Mayıs 2011 Perşembe

türküler, gül birde sen

gökyüzünde bizi selamlayan turnaları izlerken,
semaha dönüp ateşe duranları dinlerken başladı türkülerle ilk sevdamız
bağlamasına can veren nasırlı ellerden, tütün kokan nefeslerden,
türkülerde yaşayan ozanlarımızından;
yani pir sultandan, yunus emreden, hacı bektaşı veliden dinledik anadolunun ağıtlarını
anadolu bizdik, onlar anlattı biz dinledik kendi hikayemizi
kavgamızda ölenleri, toprak olup göçenleri, sevda kuşanıp yollara düşenleri, aynı yüreklerden farklı ağızlardan çıkan türkülerle uğurladık

hey özgürlük diye haykırabilmek için karlı kayın ormanındaki darağaçlarında dindirirdik acımızı
düşmanımızdan değil, dostumuzdan bekledik öldürmesi için o tek bir gülü atmasını,

biz senle hiç bir gülü koklamadık, ne gülü incittik ne dikenine dokunduk
yeri geldi dost bildik ellerimiz yanarcasına ısırgan otlarını tuttuk
yeri geldi bahçemizde menekşe lale, biz bu hale sadece gülü sevmekten düştük
O, türkülerle dolu yüreğini, biz güllerini tükettik...

kırklar kapısında durduk, elimizde mimoza çiçeğimiz, canımızı yoluna koyduk
beyaz giyme söz olur derken yağmur yüreklimize, siyah giyerse toz oluru anlamasını bekledik
allı turnalar yolladım sana,
dağlarda salınıpta derdimizi bilmeyen o kara trene binmemen için
iki satır mektubun var ise elinde, söyleyeceklerin de dilinde
bırakma beni bu gaybana gecelerin esaretinde,
türkülerdeki gibi ya kendin gel, yada bana gel de

değmezse bir daha nefesim nefesine
gün olur alır başımı giderim,
öldüğümde sen olmazsan tepemde o zaman muhakkak bir çınar isterim...

3 Mayıs 2011 Salı

gözden düşen üç damla

Iki bahar arasında tutulmuş bir dilektir yaz ve ben de yazın gelmesini beklerken yazdıklarını yaşamayı dileyen  bir bahar çocuğuydum
Varlığında kelimeleri, yokluğunda kendini kaybeden

Yoruldum artık boşluğuna düşmekten, yoruldum boşuna düşünmekten

karanlıkta kürek çekip yol almaya çalışan yaşlı bir kayıkçı misali
yakamozun aydınlattığı derinlerde yol alıyor, yıllarımı veriyorum
bir zamanlar dudaklarınla beslediğim tutkularımın, kanatlanıp uzaklara gitmesini, pullanıp derinlere inmesini izliyorum
ve yokluğunla büyüyüp, bir kara delik gibi beni içine çeken bedenlere teslim oluyorum


kendimi uçurumdan atmaya çalışıyorsam rüyalarımda,
bir dağ gölü kenarında, tutulduğum güneşimin simsiyah koyuluğunda
kaybolurcasına

gel diyememem bir kor alev yüreğimde acıtır beni, gelmemen bin kor, kanatır yüreğimi



açlığım tenine, tutulan dilekler dönmen için bana
bu yüzdendir konuşmamam,
susuyorum sana

ve bitirirken bu hikayeyi
gözlerden üç damla yaş düşer bu satırlara
biri ağlatana, biri ağlayana, biri de anlayana

29 Nisan 2011 Cuma

gökkuşağından geçmek

herkesin bir güneşi olmalı
kendi mevsiminde sıkıldığı, başka mevsimlerde hasret kaldığı
yani yokluğunda aradığı, varlığında yandığı
yağmurlara dokunmalı insan,
gözlerden değil, göklerden indirmeli melekler her bir damlasını, ağlamak istediği kadar ıslanmalı,
baharı yaşamalı insan,
ilkini de sonunu da ayrı tutmalı, arasında istediğine yaz'malı
geçmişe dokunmalı insan,
yeri geldiğinde özlendiğini de anlamalı, özlediğini de anlatmalı



ve sevdiği olmalı,
giderken değil döndüğünde ağlatmalı seni,
özlemden olmalı bu gözyaşları, yürekten akmalı
yani herkesin yağmuru ile güneşi arasına sıkışan gökkuşağı renginde düşleri olmalı, yağan yağmurdan sonra güneşi yaşattığı



martıların arasında özgürce duran gökkuşağı sensin, bu renkler senin düş'ün,
tek istediğim ise her bir renginde beni düşün

24 Nisan 2011 Pazar

Haberciyi beklemek

Özgür Dil Kurumunda çaresizliğin alışkanlığa dönmesiydin;
ne ilk kez gidiyordun benden, ne de mevsimim dönüyordu yine ilkinden sonbahara
acı dişimi çeken bir düş hekimiydin, her gidişin bende bir apse etkisi


okyanusta kaybolan şişenin içindeki yazdığım sırdın, kime gittiğini bilemeden yazdım yıllarca sana...

bu sabah uyandığımda yine yalnız, saat ise daha dokuzdu, kalkmak için on'un gelmesini bekliyordum hala
şimdiye kadar on'dan önce hiç uyanmamıştımki



ve şimdi kapının zilini, yıllar önce vurduğun yüreğimden daha güçlü çalıyordun sanki
kapıyı kim açtı bilemiyorum ama gelmiştin işte, yanında şimdiki senden daha iyi tanıdığım geçmişin.
her sabah gözlerim açık geçemediğim dar ve karanlık koridor duvarlarında parmak izlerimize bakarak geliyordun yanıma

kalkıp hoşgeldin diyemedim, bir terslik var hissediyorum ama bedenimi değil
kapalı göz kapaklarım içerisinde sesini takip eden göz bebeğimin hareketlerini görüyor muydun acaba?
gülen gözlerinin dudaklarındaki yansımasını hatırlatan ince sesini duyuyor,
dudaklarıma kondurduğun ben buradayım artık mesajına aynı tutku ile cevap veremiyordum, korkuyorum
fonda aşkın masum çocukları çalıyordu, bilerek mi yapıyordunuz bunu bana "dünya gözü ile bir gün daha görsem" melodisi içimi kanatıyordu, kapatın lütfen şunu

sesin çatallaşmaya başladı, ağlıyor musun?
bana birşey mi oluyor, neden kimse birşey söylemiyor?
korkuyorum
galiba ölüyorum...

biliyorsun değil mi kimine içten, kimine içinden geldiği gibi gülen gözlerini sevmiştim,
sen güldüğün müddetçe güzeldi günlerim
ve ben aslında bugün değil, gittiğinde solan iklimimde başladım ölmeye.

önce cansız bedenime konan kurşun karası gözleri olan habercimi gördüm, yükselme zamanımızın geldiğini, gitmemiz gerektiğini fısıldıyordu kulağıma
çığlıklarını duyuyor musun, o da ağlıyordu sanki !

sen uzanırken yanıma, öperken yanaklarımdan gitme derken ve bu sefer gitmemek üzere geldim derken gözlerinle bana
ben uykumun en derin yerinde atıyordum artık tüm ağırlıklarımı
ve yükseliyordu ruhum
benden önce beni terkedenlerin yanına
sonsuza...

10 Nisan 2011 Pazar

bir adım kala

serin bir bahar günü, derin bir uykudan, inandığım bir yalandan uyandırdılar ve aynı yalandan teselli ettiler,
sabret kış'tır zaman, kuş olur, uçar bahara gider dediler ...
sen istesen de istemesen de ömründe, günler haftalara, aylara, yıllara ve tüm kışlar bahara döner üzerini karaladığın aynı takvimde
ve yapmanız gereken tek şey,
yeni yaşınızı kutlamadan önce göz yaşınızı kurutmanızdır derler


hayal etmek elde etmekten, yazmak yaşamaktan daha anlamlı oldu hayatımda
aklını dudağına sıyırıp düşleri ile teslim olan kadınları da sevdim,
üzerine çizik atıp takvimimde tarih olan bedenleri de.
yaş günümde nefesimi kesen aşklarımla değil, eski yaşlarımla ama tek nefeste üfledim her biri ömrümün üçyüzaltmışbeşgününü simgeleyen yıllarımı.

yolun ortasına, oyunun ilk perdesine bir adım kala yazıyorum bu satırları
ve aynı satırlarda artık aralardan çıktım, yaşıyorum.
çünkü biliyorum
hayat süsü verilmiş bir oyundur ölüm ve oyun sadece siz ölünce biter.

nüfus kagıdınıza attığınız her bir çiziktir sizi oyunun sonuna götüren
ve ne acıdır ki sizi oyuna sokanlar sizden önce terkederler bu oyunu, kalırsınız bir başına
ve tek kalmamak için bu oyunda,
şu anda nerede oynadığınız değil kimle oynadığınız önem kazanır bu sona her yaklaştığınızda


ve eskittiğiniz bu otuzdördüncü seneyi de olması gerektiği yere, geçmişin rafına kaldırır,
ve artık önünüzdeki yaşlara bakarsınız...

4 Nisan 2011 Pazartesi

gece gidenler

gündüzün nefretini taşıyan, karlara uzanmış, yatan beyaz bir ölümdü gece
gün kararıp döndüğünde, aynı sessizlikte dünden sıyrılan yaralı bedenlerin karla kaplı ama aşka kapalı  gönüllerini örtüyordu gözlerimizin önünde
nedeni sende saklı geçmişinle, çoğu insan gibi korkuyordun karanlıktan ve sevmiyordun geceleri,
biliyordun ki çirkinlikler gündüz görülüyor kötülükler ise gece yaşanıyordu bu hayatta
ve yine çok iyi biliyordun ki sadece gecenin cazibesi değildi temiz bedenleri kirleten,
gölge tadında sevişen bizlerdik, geceyi sabaha kavuşturan



işte böyle kirli bir gecenin sabahında gittin benden
geleceğimi unuttum, gelmeyeceğin çok belliydi
her gece saatler karanlığı gösterdiğinde, ben aynı, sen ayrı yerdeydin.
işte böyle yürek ıslatan yağmurların sabahında uyandım bugüne
geceyi gözü kara yaşamak, dünü unutmaktı,
bende yarına ama yanımda sen olmadan uyanarak başlamayı tercih ettim.



ve geçen günlerin gözleri ıslatmaya, güneşin bedenleri ısıtmaya başladığı günlerdeyiz,
yine ve yeniden bahar geliyor, bir zamanlar hoşçakal dediğimiz tozlanan mevsimlere.

ve ben her nisan'ı bahar'dan ayrı sevdim
kimine gözden uzak hoşçakal derken, kimine merhabayı gözünün içine direk bakarak söyledim

yine böyle bir bahar günü, gün gelir, günler uzar, ben ise hayallere dalarım
işte ben böyle bir bahar günü yarınlara dalar, yalanımı saklarım
ayrı bedenlerde aynı geceyi arar, aramayanları anarım

Bugün an'ı yaşar, yarın anısı'nı yazar,
ve hala bugüne değil yarına kanarsam yine aynısını yaşarım...

24 Mart 2011 Perşembe

savaşın ortasında bir çocuk

bu uçaklar neden üzerimizden geçiyor, neden herkes ağlıyor anne
neden ışıkları yakmıyoruz, burası çok karanlık, korkuyorum, üşüyorum,
sıkıca sarıl bana, beni bırakma anne
ne olur dışarı çıkalım, doğumgünümde babamın yaptığı uçurtmayı uçuralım anne
salalım ipini gökyüzünde kuşlarla yarıştıralım,
en yükseğe biz çıkalım, uçaklar şehrimizi terketsin, ne olur gitsinler buradan
korkuyorum anne
...

çocuktu,
daha 7 yaşındaydı,
evlerinin üzerine düşen bir şarapnel parçası ile vuruldu
annesinin kucağında, yüzüne annesinin kanları damlarken kapadı gözlerini sonsuza, daha ömrünün baharındayken.
penceresinin önünde beslediği kuşlar yetim, onlarla yarıştıracağı uçurtma hayali ise cennete kaldı

önce karanlığa hapsettiler gökyüzüne hasret bu masum çocukları, sonra toprağa.
umutları olanların umutlarını vurdular, sonra attılar mezara geriye kalan cansız bedenlerini
bilmiyorlardı ki yarınlarını aldıkları o çocukların ahlarını da alacaklardı.

durdurabilecek gücü olanlar başlattı önce bu savaşı
durdurmayan bizlerdik
biz de gittik, gittiğimiz noktada zaten hiçtik, bittik

siz geride kalanlar savaşın toprağınız için,
karanlığa gönderilen çocuklarınız için
unutmayın
Ümidiniz bittiğinde; gittiğinizde ümitsiz, gidemediğinizde ümit sizsinizdir,
ümitsizseniz, gittiğiniz yerde ikinci kez ölürsünüz
lütfen kalın ve ümidiniz için savaşın,
çünkü uçurtmaların uçacağı mavi bir gökyüzü için belki de gerçekten ümit sizsiniz !

22 Mart 2011 Salı

Bugüne uyananlara

en çok düşmemek için düşündüğünde düşersin, gerekirse düşle ama düşünme diye telkinlerle büyüttüm içimdeki çocuğu.
bu sabah uyandığımda düşünmenin beni yormadığı bedenlerimden birine girdim
yorulmuştum, bitmiştim
her bittiğimde gittiğim yere, denize, maviliklere gittim
çıplak sırtıma batan kumların tatlı kaşıntısı ile uzandığım kumsaldan izliyordum şekillerine anlamlar yüklediğim beyaz bulutları
en son yüklediğim anlamı ben bile anlamadım, zaten bulutlar dağıldı anlamsız şekiller aldılar.
hava kapandı birden, üşüdüm...
gökyüzü dev bir ayna misali dünyada olanları yansıtıyordu tüm çıplaklığı ile bana
neler oluyor diye düşünmek için üzerime gerçek hayattan bir beden geçirdim
daha fazla düşünmek için bir numara büyük bir bedendi giydiğim,
ağırlığı altında ezildim, çıkardım kafamdan fırlattım hepsini derinliklere
kenera çekildim, geçen zamanı, sabit kamera objektifinden film tadında hızlandırılmış görüntüleriyle izledim
hava daha da kararmıştı izlerken, ben daha fazla üşümüştüm
düşünmemek için kaçtığım bu huzurlu kumsalda düşlerime uzanmıştım,

Gözünü kapadığında gördüğün, açtığında göremediğinse henüz bahar gelmemiştir,
gördüğünde baharın geldiğini hissedersin, yaza döner mevsimlerin, için ısınır
ve yaz gelir, aynı güneşle, yeni bir güne uyanırsın

uyandığımda deniz kenarındaydım, düşlerimden daha gerçekti tebessümüm
yüzüme gidip gelen dalgaların tuzlu suyu çarpıyordu, kulağımda martıların özgürlük çığlığı
anlamını bizim yüklediğimiz bulutlar tüm sıcaklığıyla başbaşa bırakmıştı sarısı gözümü alan güneşi,
düşlerimde dünde kalan düşüncelerimden sıyrılıp
güneşten yanmış, düşüncelerden arınmış bedenime uyandım
günaydın dedim özüme, günaydın yankılandı gökyüzünden sözüme
günaydın göklerin yüzüne
dünde kalmayıp bugüne uyananlara GÜNAYDIN ...

22 Şubat 2011 Salı

kurşuni gece

yağmurlu bir gecenin karanlığında, bir mum alevi kızıllığında raks eden çıplak bedenlerdik,
dudaklarımızdan çıkan melodi, geceyi üşüten rüzgarın kulaklarımızdaki fısıltısına eşlik ediyordu
seviyorduk geceyi, düşlerimiz ile aydınlanan karanlığa rağmen
seviyorduk geceyi, sıcak bedenlerin ısıttığı soğuğa rağmen



!!!
ölüm sessizliği...
duyanlar silah sesi olduğuna yemin ediyor
duymayanlar için zaten fark etmiyor
geceden hafif, yürekten ağır bir kurşun
geceyi aydınlatarak, pencereyi delerek ve dans eden bedenlerden birini kanatarak girdi aralarına
önce gülen gözler, ardından dudaklardan çıkan melodi sustu,
gecenin çığlığı sokaktaki kedileri bile korkuttu,
ev artık soğuktu
mum alevi soğuga inat parladı, vurulana ağladı
ama hüzün vardı havada, bir yaşam misali mum alevi bile son buldu
her yer karanlık artık
gece şimdi tanımına uyuyor, soğuk, yalnız ve hüzün dolu
gece şimdi yasta olanlar için, derinden ve sessizce uyuyor

mum alevi kızıllığında dans eden çıplak bedenlerdik
tekrar karşılaşana kadar
birimiz normal kıyafetlerini giydi, hayata karıştı
diğerimiz beyazlarını giydi sonsuzluğa karıştı
...

8 Şubat 2011 Salı

İstanbulda geçen onyedi yıl

kiminin üvey evladıdır, kiminin öz düşmanı bu kent
kendiyle sorunluların mabedi, sorumsuzların şehridir istanbul
kendisiyle yarışıdır, yaşayabilmesi bu kentte kişinin,
yansıttıklarını yazarken, yazdıklarını yaşayanların günahıdır istanbul

işte böyle gri bir sonbahar sabahı geldim ben bu kente
aylardan eylül, hatıralarımdan eskiydi
ben bu kenti yaşarken, ölüme doğru günleri boğaza dökerken sevdim
kent yaşıyor, ben büyüyordum
yorulanların erken yaşlandıklarını bile bile büyürken yorulmayı öğrendim,
sorumlu ararken sorularıma cevap verecek, sorunlarım arttı
kendi yıllarımı değil, yolumu değil, kent-i istanbulu suçladım
yaşadıklarımın sorumlususun dedim ben bu kente,
zaten kendinden sorunlu olan bu şehre

işte böyle sarı bir sonbahar sabahı,
güneş daha yüzünü saklarken,
barlara bile giremeyecek yaşta geldim ben bu kente
şimdi gidişimin mevsimini bilmeden, beklerken başıma gelecekleri
geriye dönerek özetlersem geçen diğer onyedi yılımı;

ben bu kente kendi başıma geldim, başıma gelenler ile kendime geldim...