gökyüzünde bizi selamlayan turnaları izlerken,
semaha dönüp ateşe duranları dinlerken başladı türkülerle ilk sevdamız
bağlamasına can veren nasırlı ellerden, tütün kokan nefeslerden,
türkülerde yaşayan ozanlarımızından;
yani pir sultandan, yunus emreden, hacı bektaşı veliden dinledik anadolunun ağıtlarını
anadolu bizdik, onlar anlattı biz dinledik kendi hikayemizi
kavgamızda ölenleri, toprak olup göçenleri, sevda kuşanıp yollara düşenleri, aynı yüreklerden farklı ağızlardan çıkan türkülerle uğurladık
hey özgürlük diye haykırabilmek için karlı kayın ormanındaki darağaçlarında dindirirdik acımızı
düşmanımızdan değil, dostumuzdan bekledik öldürmesi için o tek bir gülü atmasını,
biz senle hiç bir gülü koklamadık, ne gülü incittik ne dikenine dokunduk
yeri geldi dost bildik ellerimiz yanarcasına ısırgan otlarını tuttuk
yeri geldi bahçemizde menekşe lale, biz bu hale sadece gülü sevmekten düştük
O, türkülerle dolu yüreğini, biz güllerini tükettik...
kırklar kapısında durduk, elimizde mimoza çiçeğimiz, canımızı yoluna koyduk
beyaz giyme söz olur derken yağmur yüreklimize, siyah giyerse toz oluru anlamasını bekledik
allı turnalar yolladım sana,
dağlarda salınıpta derdimizi bilmeyen o kara trene binmemen için
iki satır mektubun var ise elinde, söyleyeceklerin de dilinde
bırakma beni bu gaybana gecelerin esaretinde,
türkülerdeki gibi ya kendin gel, yada bana gel de
değmezse bir daha nefesim nefesine
gün olur alır başımı giderim,
öldüğümde sen olmazsan tepemde o zaman muhakkak bir çınar isterim...