30 Eylül 2010 Perşembe

oyuncak hikayesi

bilirsiniz ki asla tam kalbinden yaralayamazsınız bir oyuncağı
sessiz yüreklere sahip birer candır oyuncaklar, bazen cam gibi kırılgan.
gündüz minik ellerin arasında büyürler, geceleri kendi kutularında


mutlu değillerdir
mutsuz hiç değil
ağızları vardır, sesleri çıkmaz
yüzleri vardır sana bakmaz
gözleri vardır yaşı akmaz
yaşlanmazlar da, birlikte oynadıkları çocuklar ile büyürken.
çocuklar büyür, oyunlar biter, oyuncaklar ise ölürler!



ya sen? 
kutusunun içinde hikayesini başkalarının küçük ellerine bırakan oyuncak mısın, zamanı geldiğinde ölmesini de bilen?

yoksa oyunun gerçek sahibi misin, canı istediği an birlikte büyüdüğü oyuncağının canını acıtabilen, sonunda oynamayı bırakıp onu ölümüne terkeden?


25 Eylül 2010 Cumartesi

bir sayfa daha...

güneşin insanlarla erkenden vedalaşmaya başladığı günlerden bir günün gecesiydi
sadece müdavimlerinin bildiği gizli bir beyoğlu mekanının terasındaydık
bir yanımda şehir ışıklarıyla göz kırparcasına ışıldayan, altın boynuzu ile istanbul,
karşımda bu şehre duyduğum özlem
arkamda yaşanılanlar ile yaşanamayanların kapıştığı bir geçmişim
ve hep bir parçası kendime saklı hikayelerim ile kadeh kaldırıyoruz hikayenin gizli kahramanlarına
yaşanmış dünleri rafa kaldırmıştık çoktan
yaşanan günlerin bize anlattığından çok anlatamadıklarından çıkartıyorduk hikayemizi.
çıktığımız bu yolda girişi keyifle geçmiş,
sonucunu bildiğimiz bu kompozisyonda gelişmeyi uzun tutmaya çalışıyor ve bunun tadını çıkartıyorduk

kelebekler gibi günü özgürce yaşayan bedenlerdik, geceleri biraraya gelip biz olan.
ve yine böyle gecelerin birinde beyoğlunda sadece bizlerin bildiği haliç'e bakan bir teras katındaydık,
akşam esintisi yüzümüze hafifçe dokunuyordu, şarap ile sulanmış kanımızın bizi ısındırdığı dakikalarda ellerimiz
birbirine kenetlenmişken gözlerime baktın ve "bir sayfada benim için ekler misin" dedin yolun yarısına geldiğinde
geriye dönüp okumak istediğin hayatına

çoğul yaşadığım ama tekil yazdığım bu hikayelerde hatırlanmak için bir sayfa istiyordun kendine
zamana esir olmayan özgür bir kelebek etkisiydi benimki
ve ben tamam dedim, sen sustun
sessizliği bozan gülen gözlerin oldu,
bu sefer ben sustum, geceye bakan gözler konuştu
ve gece sustu
...
ikinci baharıdır kişinin seni sevmesi ve biz kaçıncısını yaşayacağımızı bilmediğimiz başka bir bahara kadar, başka hikayeler yazmak üzere beyoğlunun insan kalabalığı arasında yerlemizi alarak kaybolduk...

22 Eylül 2010 Çarşamba

şerefe...

siz hiç yağan yağmur altında elinizdeki kadehten yudumladınız mı şarabınızı?
teninizde yağmur taneleri, kanınızda şarabın kırmızı etkisi
çıplak ayaklarınız çimenlerin üzerindeki her damlayı hissederken
ay ışığı altında yağmurdan üzerinize yapışan elbiseniz ile gün ışıyana kadar kurudunuz mu?
yüreğinizin acısı ile elinizdeki kadehi avuçlarınızı kanatırcasına sıkıp parçaladınız mı?
şarabın rengi kanınızın rengine karıştı mı hiç?

şimdi bir kadeh değil, kırmızısını benden alan bir şişe dolusu şarap girdi anılarımıza
bu saatten sonra biraz yağmurdan ıslak, birazda şaraptan sarhoşum

güneşi görüyorum gece boyunca boylu boyunca uzandığım geçmişimden
ayağa kalkıyorum
hiç bilmediğim bir yola heyecanla çıkar gibi ilerliyorum
ayaklarımı yere sürtmeden, elimdeki kadehi düşürmeden, dönüpte arkama bakmadan gidiyorum
içimde kıpırdayan yüreğime değercesine
tenime dokunan yağmurdan ürperircesine
kanımdaki alkolün etkisini arttırırcasına
içimdeki çocukla tepişircesine gidiyorum
hayır hayır sarhoş değilim
başkalarının kalbini kanatırcasına gururlu
yeni bir yaşama başlarcasına umutlu
yaşamak güzel şey kardeşim dercesine mutluyum
son kadehte kendime
şerefe!
ne mutlu özgür'üm diyebilene...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Kalp

Dört tarafı kanımız ile çevrili et parçasıdır kalp
yapısal olarak kırılgan
sevilmedimi alıngan
yeri geldiğinde unutan
unutulduğunda duran
durdumu unutulan
öfkelendi mi tanımayan
heyecanlandımı adrenaline doyan
seviştimi hızlanan


Yıllara meydan okudukça tekleyen
Ama ölene kadar hiç durmadan atan

Dört tarafı sevgi ile çevrili bir yürek parçasıdır kalp
O yürekler tarafından ya heyecanlandırılan
ya da taş kalpli yüreksizler yüzünden sonsuza uğurlanan

14 Eylül 2010 Salı

terkediş...


tanrıya dokunmaktır bir insanı sevmek
ve kendini sevmek ile başlar sevdiğine kayıtsız teslimiyet
kimi zaman titreyen bir bedendir, altın tepside sunduğumuz,
kimi zaman üzerinde düşündüğümüz geleceğimizdir, paylaşmaktan sakındığımız.
gece uzundu, karanlık ve sessiz
sonbaharı içimizde hissettiğimiz, ürperten ve yalnız geceden çık gel diyordu bana
tüm anlamlandıramadıklarını bırak, gel diyordu bana
anlamadıklarımızı bırakırız arkamızda, kalanlar ile anlam katalım hayata diyordu bana
eğer gelirsen hiçbirşey eskisi gibi olmayacak diyordu
ne söylese inanmak isteyen gözlerime bakarak yalan söylüyordu
ve inandım
ve gittim
inanmadığım hayalleri bedenine sarıp, bir geceden daha fazlasını verdi bana
titreyip yatağa düşen bedenler zamanı parçalamıştı, hayat durmuştu
sabah belkide güneş aydınlatmayacaktı bu yanyana yorgun halde uzanan bedenleri tekrardan, yarın hiç olmayabilirdi
peki kimin umrundaydı yarın, bugün varken
hep aynı hatayı yapmıyormuyduk
geleceğimize sürdüğümüz yolda yarına ne kadar kaldığını gösteren tabelalara bakarken, yoldaki bugünü kaçırmıyormuyduk?
yataktan kalkarak bir sigara yaktım,
şarap ile paylaştım hayata soluduğum her bir zehirli nefesimi
ve döndüm
ve şarkılardan öğrendiğimiz repliklerle dedimki
"düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşanır"

ve düşten uyandım,
son bir nefes sigaramdan
son bir yudum kadehimden
son bir öpücük dudaklarından aldım

ve ayrı ayrı yaşamak üzere arkama bakmadan terkettim seni...

6 Eylül 2010 Pazartesi

İstanbul


istanbul için yine başka bir şehri terketme zamanı

bakma ardına,
ardında bıraktıklarına
bıraktığın anılarına
yeniden bekliyoruz diye el sallayanlara

zamanında nefes almak için geldiğim bu şehirden artık nefes almak için kaçıyorum
nefesimi tutabildiğim kadar kaçabiliyorum, cumayı cumartesi bağlayan gecelerimde
bazen bir vapur güvertesinde sigaramı yakıyorum uzaklaşırken baktığım martıların renk kattığı istanbul siluetine,
kimi zaman bir otobüs penceresinden el sallıyorum, otobüs ardından koşan haftaiçi yorgunluklarıma
yeri geliyor gökyüzünde süzülürken yaslıyorum başımı cama ve kuş bakışı izliyorum ardımsıra gözümde küçülen istanbulumu
işte böyle zamanlarda başlıyorum verdiğim nefesin karşılığını almaya, kaçtığım şehrin diyetini vermeye

haftasonuna sığdırdığım kilometreler ile uzuyor geçmişim
her gittiğim şehirde bıraktığım bir yanım, diğer yanıma istanbulu anlatıyor
sonbaharda hüzün oluyor yağıyorum, yeri geliyor anlatırken ağlıyorum
baharda kır çiçeği oluyor içim içime sığmıyor açıyorum,
yazları ise genelde her haftasonu kaçıyorum

ama gittiğim her şehri yine istanbul için terkediyorum
kimi buna şehr-i aşk der, kimi korkaklık

gidilen yerlerden istanbula dönmek gönül borcu
kimine ödeyene kadar
kimine ölene kadar

31 Ağustos 2010 Salı

gölgem o benim


soguk ve ıssız sonbahar günlerinden birinde gece yarısı herkes evine dönerken başladı siyah beyaz sohbetimiz
radyoda çalan mahur besteçalar, gölgemle biz anlaşıyorduk


gökyüzünde gülümsemene neden olan hilal,
yüzüne vuran sokak lambasıydı gölgemi vareden
an geliyordu önümde bana yol gösteren kardaş,
bazen yanımda yoldaş,
kimi zaman arkamda sırdaşım oluyordu
an geliyordu, yolun sonunda ertesi gün aynı saatte buluşmak üzere sadece bir anı oluyordu

sohbetimiz ne kadar koyulaşırsa gölgem o kadar ete bürünüyordu,
sohbetimiz beni aşıyor, yüreğine dokunuyordu,
anlatılanlar soğuk asfaltta namludan çıkan kurşuni bir mermi edasıyla yankılanıyor,
o anlattıkça ben ağlıyor,
ben ağladıkça yolları ısıtan göz yaşlarım gölgemle buluşuyordu

ben anlatıyordum o gidiyordu
o gidiyor ben varıyordum
birlikte varıyorduk, o yüzümü aydınlatan ışıkta kayboluyordu
küfrediyordum bizi yarınlara taşıyan aydınlığa,
etme diyordu
etme
bekle

gölgemdi o
her gece yüzüme vuran gece lambalarının olduğu yollarda sohbet ettiğim
kimi geceler elektrikler kesildiğinde bir mum ışığında sabahlara kadar beklediğim
bazen duvarlarımda büyüyen, kimi zaman ayaklarıma kadar süzülen
gölgemdi o
yalnız gecelerimde ete kemiğe bürünen, yanımda beni dinleyen

gölgemsin sen,
beni ben olduğum için kayıtsız şartsız kabul eden

ve günü gelse bile asla terketmeyen !