30 Mayıs 2011 Pazartesi

melodisiz yapraklar


bir yaprak misali uçuşan çıplak düşlerim vardı
ilkbahar geldiğinde açtığımda oldu, solduğumda yaşadığım sonbaharlarda.
acımasız oldum, hayatımda yeralan isimlerin bedenimden dökülmelerini seyrederken
bir yandan acı doldum, hayatımı çalanların sende bırakmadıkları beni tüketirken


ve üç nokta koydum dudaklarıma, yarıda bıraktığım cümleler ile sessiz kaldıkça sizden gizli eskidim

yazdığım hikayelerimde anlatacak ne çok şeyim vardı, yaşamayı istediğim masallara inat
akıntısında boğulmak istediğim denizlerim,
mavisinde kaybolduğum gözlerin vardı anlatmaya hiç ama hiç cesaret edemediğim
ve zaman geçiyordu kaybolurken anılar
ve zaman geçiyordu kahroluyordu halime, beni senden iyi tanıyanlar

gitmiştin ve ben yokluğunda başladım seni yazmaya
ve nereden başladığını merak etmediğim, nerede son bulacağını hiç öğrenemeyeceğim, seni anlattıkça taşan nehirlere anlattım, uyandığımda göremediğim şimdi gölgelerde saklanan yüzün güzelliğini
tenimi ürperten bir meltem esintisinde bekledim seni, gidişinle soğuyan düşlerim, dokunuşunla renklenecek pastel renkli hayellerim ile geçiyordu günlerim
sarılman bir yara bandı etkisi tende, acıyordu yüreğim

bazen tamamlayamadığım hikayelerimdeki eksikliğim,
bazen okuduğum kitaplarda altını çizdiğim unutmaya kıyamadığım kelimelerimdin.
en çok da tınısını benim bildiğim, ezbere söylediğim melodimdin, yaprakları siyah ve beyaz arasında sararan


her sayfasında takvimin, cümlelerimde gizlediğim öznem
avucumda buruşturup atamadığım, aklımda biriktirdiğim, yüreğime yüklediğim yüklemimdin
sen takvimimde benim için doğan kız çocuğu ismiydin
cümleyi senle tamamlar, sen de tamamlanırdım

gitmiştin ve dönmediğin her gün, dün olarak işleniyordu, öfkesi suskun günlerime
ve zamanı gelip son yaprak da düştüğünde takviminde ömrün,
kalan cansız bedenimde kendi dününden yeniden doğan bir anka kuşu göreceksin
gözünü alamayıp bakmak istersen ona, göze alıp dokunma,
yanarsın !
geçmişi anımsatacaktır sana,
sakın ama sakın hatırlama, kanarsın !
melodisi eksik kaldığında yaprakların, dinlemekten vazgeç onları
işte o zaman konuşmak da fayda etmez, tükenmiştir kalan son fısıltılar
kanatsa da dudaklarını artık sadece ama sadece susarsın !

10 Mayıs 2011 Salı

uzun saçlı adam

Samson'un hikayesi bu yazacaklarım, saçlarından güç alan özgür bir adamın efsanesi,
güzel bir kadına güvenmenin ve ihanetin öldürdüğü güçlü bir adamın kutsal kitaplara konu olan, yaklaşık 1400 yıl önce yaşanmış hikayesidir yazdıklarım.
melodilerde söz, filmlerde beden, özgür bedenlerde saç oldu, ruhu ihaneti kaldıramayan Samson
ilk kez çatıda yıkanırken görmüştü tüm çıplaklığıyla Delilah'ı, güzelliği düşündeki ayışığı gibi, etkilenmişti
Delilah'ı sevmişti Samson
Delilah güzel kadındı, onu çok ama çok sevmişti, sevmenin henüz öldürdüğünü bilmeyen Samson
bu nedenledir ki, en önemli sırrını, gücünü saçlarından aldığını aşkına söylemesi

Kadındı, bir o kadar da zayıftı Delilah,
muhtemelen onu hiç sevmemişti ve haindi Delilah,
öğrenmişti zayıf noktasını gücü düşmanlarını titreten Samson'un
sonunda güçsüz bırakmak için güçlü erkeğini kadınlığını kullanmış aşık etmişti kendine
gözleri ile kayıtsız teslim olmasını anlatırken çıplak bedenine, parmaklarını Samson'un uzun saçları arasında gezdirirken tüm şehvetiyle, kulağına fısıldadı Delilah onu ne kadar çok sevdiğini
yalandı !
sadece sevdiğinin dudaklarından çıkan o yalana inanmak istemişti Samson

aşka teslim oldukları bir gecenin karanlığında, tüm gücünü saçından alan aşkının saçlarını kesti ihaneti aşka tercih eden güzel Delilah
saçlarını değil, aşkını kaybetti Samson,
saçlarına değil, hayallerine veda etti Samson
ve ölümüne sevdiği prensesin ihanetinden çok, kendisini sevmemiş olmasına ağlıyordu, yüreği kaslarından güçlü Samson


esir düşmüştü artık
mil çekilen gözlerinden tüm kızıllığı ile ihanetin göz yaşı akıyordu
başkaldırısı aşkına, aldığı her nefes tanrısına bir yakarıştı
son bir kez gücünü geri vermesini dilerken tanrısından, gücü de yavaştan yerine geliyordu uzarken saçları

ve son gücü ile tapınağı taşıyan iki sütünu elleriyle devirdi Samson
bir tarafta aşkı temsil eden kendisi, diğer tarafta ihaneti temsil eden Delilah'ı ölümüne ayırırcasına
sadece tapınaktan değil, bu hayattan tüm ihanet edenleri silercesine devirir sütunları
ve ölmeden önce Samson'un haykırışı
sadece ama sadece soğuk ve kırık bir yakarış olarak tarihte yerini alır

Hallelujah ...

5 Mayıs 2011 Perşembe

türküler, gül birde sen

gökyüzünde bizi selamlayan turnaları izlerken,
semaha dönüp ateşe duranları dinlerken başladı türkülerle ilk sevdamız
bağlamasına can veren nasırlı ellerden, tütün kokan nefeslerden,
türkülerde yaşayan ozanlarımızından;
yani pir sultandan, yunus emreden, hacı bektaşı veliden dinledik anadolunun ağıtlarını
anadolu bizdik, onlar anlattı biz dinledik kendi hikayemizi
kavgamızda ölenleri, toprak olup göçenleri, sevda kuşanıp yollara düşenleri, aynı yüreklerden farklı ağızlardan çıkan türkülerle uğurladık

hey özgürlük diye haykırabilmek için karlı kayın ormanındaki darağaçlarında dindirirdik acımızı
düşmanımızdan değil, dostumuzdan bekledik öldürmesi için o tek bir gülü atmasını,

biz senle hiç bir gülü koklamadık, ne gülü incittik ne dikenine dokunduk
yeri geldi dost bildik ellerimiz yanarcasına ısırgan otlarını tuttuk
yeri geldi bahçemizde menekşe lale, biz bu hale sadece gülü sevmekten düştük
O, türkülerle dolu yüreğini, biz güllerini tükettik...

kırklar kapısında durduk, elimizde mimoza çiçeğimiz, canımızı yoluna koyduk
beyaz giyme söz olur derken yağmur yüreklimize, siyah giyerse toz oluru anlamasını bekledik
allı turnalar yolladım sana,
dağlarda salınıpta derdimizi bilmeyen o kara trene binmemen için
iki satır mektubun var ise elinde, söyleyeceklerin de dilinde
bırakma beni bu gaybana gecelerin esaretinde,
türkülerdeki gibi ya kendin gel, yada bana gel de

değmezse bir daha nefesim nefesine
gün olur alır başımı giderim,
öldüğümde sen olmazsan tepemde o zaman muhakkak bir çınar isterim...

3 Mayıs 2011 Salı

gözden düşen üç damla

Iki bahar arasında tutulmuş bir dilektir yaz ve ben de yazın gelmesini beklerken yazdıklarını yaşamayı dileyen  bir bahar çocuğuydum
Varlığında kelimeleri, yokluğunda kendini kaybeden

Yoruldum artık boşluğuna düşmekten, yoruldum boşuna düşünmekten

karanlıkta kürek çekip yol almaya çalışan yaşlı bir kayıkçı misali
yakamozun aydınlattığı derinlerde yol alıyor, yıllarımı veriyorum
bir zamanlar dudaklarınla beslediğim tutkularımın, kanatlanıp uzaklara gitmesini, pullanıp derinlere inmesini izliyorum
ve yokluğunla büyüyüp, bir kara delik gibi beni içine çeken bedenlere teslim oluyorum


kendimi uçurumdan atmaya çalışıyorsam rüyalarımda,
bir dağ gölü kenarında, tutulduğum güneşimin simsiyah koyuluğunda
kaybolurcasına

gel diyememem bir kor alev yüreğimde acıtır beni, gelmemen bin kor, kanatır yüreğimi



açlığım tenine, tutulan dilekler dönmen için bana
bu yüzdendir konuşmamam,
susuyorum sana

ve bitirirken bu hikayeyi
gözlerden üç damla yaş düşer bu satırlara
biri ağlatana, biri ağlayana, biri de anlayana

29 Nisan 2011 Cuma

gökkuşağından geçmek

herkesin bir güneşi olmalı
kendi mevsiminde sıkıldığı, başka mevsimlerde hasret kaldığı
yani yokluğunda aradığı, varlığında yandığı
yağmurlara dokunmalı insan,
gözlerden değil, göklerden indirmeli melekler her bir damlasını, ağlamak istediği kadar ıslanmalı,
baharı yaşamalı insan,
ilkini de sonunu da ayrı tutmalı, arasında istediğine yaz'malı
geçmişe dokunmalı insan,
yeri geldiğinde özlendiğini de anlamalı, özlediğini de anlatmalı



ve sevdiği olmalı,
giderken değil döndüğünde ağlatmalı seni,
özlemden olmalı bu gözyaşları, yürekten akmalı
yani herkesin yağmuru ile güneşi arasına sıkışan gökkuşağı renginde düşleri olmalı, yağan yağmurdan sonra güneşi yaşattığı



martıların arasında özgürce duran gökkuşağı sensin, bu renkler senin düş'ün,
tek istediğim ise her bir renginde beni düşün

24 Nisan 2011 Pazar

Haberciyi beklemek

Özgür Dil Kurumunda çaresizliğin alışkanlığa dönmesiydin;
ne ilk kez gidiyordun benden, ne de mevsimim dönüyordu yine ilkinden sonbahara
acı dişimi çeken bir düş hekimiydin, her gidişin bende bir apse etkisi


okyanusta kaybolan şişenin içindeki yazdığım sırdın, kime gittiğini bilemeden yazdım yıllarca sana...

bu sabah uyandığımda yine yalnız, saat ise daha dokuzdu, kalkmak için on'un gelmesini bekliyordum hala
şimdiye kadar on'dan önce hiç uyanmamıştımki



ve şimdi kapının zilini, yıllar önce vurduğun yüreğimden daha güçlü çalıyordun sanki
kapıyı kim açtı bilemiyorum ama gelmiştin işte, yanında şimdiki senden daha iyi tanıdığım geçmişin.
her sabah gözlerim açık geçemediğim dar ve karanlık koridor duvarlarında parmak izlerimize bakarak geliyordun yanıma

kalkıp hoşgeldin diyemedim, bir terslik var hissediyorum ama bedenimi değil
kapalı göz kapaklarım içerisinde sesini takip eden göz bebeğimin hareketlerini görüyor muydun acaba?
gülen gözlerinin dudaklarındaki yansımasını hatırlatan ince sesini duyuyor,
dudaklarıma kondurduğun ben buradayım artık mesajına aynı tutku ile cevap veremiyordum, korkuyorum
fonda aşkın masum çocukları çalıyordu, bilerek mi yapıyordunuz bunu bana "dünya gözü ile bir gün daha görsem" melodisi içimi kanatıyordu, kapatın lütfen şunu

sesin çatallaşmaya başladı, ağlıyor musun?
bana birşey mi oluyor, neden kimse birşey söylemiyor?
korkuyorum
galiba ölüyorum...

biliyorsun değil mi kimine içten, kimine içinden geldiği gibi gülen gözlerini sevmiştim,
sen güldüğün müddetçe güzeldi günlerim
ve ben aslında bugün değil, gittiğinde solan iklimimde başladım ölmeye.

önce cansız bedenime konan kurşun karası gözleri olan habercimi gördüm, yükselme zamanımızın geldiğini, gitmemiz gerektiğini fısıldıyordu kulağıma
çığlıklarını duyuyor musun, o da ağlıyordu sanki !

sen uzanırken yanıma, öperken yanaklarımdan gitme derken ve bu sefer gitmemek üzere geldim derken gözlerinle bana
ben uykumun en derin yerinde atıyordum artık tüm ağırlıklarımı
ve yükseliyordu ruhum
benden önce beni terkedenlerin yanına
sonsuza...

10 Nisan 2011 Pazar

bir adım kala

serin bir bahar günü, derin bir uykudan, inandığım bir yalandan uyandırdılar ve aynı yalandan teselli ettiler,
sabret kış'tır zaman, kuş olur, uçar bahara gider dediler ...
sen istesen de istemesen de ömründe, günler haftalara, aylara, yıllara ve tüm kışlar bahara döner üzerini karaladığın aynı takvimde
ve yapmanız gereken tek şey,
yeni yaşınızı kutlamadan önce göz yaşınızı kurutmanızdır derler


hayal etmek elde etmekten, yazmak yaşamaktan daha anlamlı oldu hayatımda
aklını dudağına sıyırıp düşleri ile teslim olan kadınları da sevdim,
üzerine çizik atıp takvimimde tarih olan bedenleri de.
yaş günümde nefesimi kesen aşklarımla değil, eski yaşlarımla ama tek nefeste üfledim her biri ömrümün üçyüzaltmışbeşgününü simgeleyen yıllarımı.

yolun ortasına, oyunun ilk perdesine bir adım kala yazıyorum bu satırları
ve aynı satırlarda artık aralardan çıktım, yaşıyorum.
çünkü biliyorum
hayat süsü verilmiş bir oyundur ölüm ve oyun sadece siz ölünce biter.

nüfus kagıdınıza attığınız her bir çiziktir sizi oyunun sonuna götüren
ve ne acıdır ki sizi oyuna sokanlar sizden önce terkederler bu oyunu, kalırsınız bir başına
ve tek kalmamak için bu oyunda,
şu anda nerede oynadığınız değil kimle oynadığınız önem kazanır bu sona her yaklaştığınızda


ve eskittiğiniz bu otuzdördüncü seneyi de olması gerektiği yere, geçmişin rafına kaldırır,
ve artık önünüzdeki yaşlara bakarsınız...