başkalarının yazdıkları bedensiz hayatlardır kitaplar,
başkalarının hayatlarını okursun, bazen kendini bulursun
kendi yazdıklarını okur, zamanı gelir onları bulursun
yeri geldiğinde uzun yol yolcusudur koltuğunda eşlik eder sana,
yeri gelir birlikte uyumak istersin, gece uyumadan önce girer yatağına, eşlik eder rüyalarına
bilir misin kitabın mevsimi olmaz, zamansızdır yazılanlar
yazmaya başladığında ömrünün ilkbaharıdır, her bir satırında tomurcuklar açar
yazarken gelir yaz, her bir hikayesi güneş parçası, yakar yürekleri
okuması sonbaharda bir yaprak dökümü, üşütür büyüyen bedenleri
hüzündür kitabın sonu, yağmurlar kışa gebe, sağanak akıtır gözyaşları
anlamı aralarına sıkışmış satırlarda, yakalayabilene
yaşam biçimidir, yaşamanın kendisidir kitaplar okumasını bilene
kitaplar bedensiz hayatlardır;
yazarken emek, okurken değer ister,
anlamak zaman, anlatmak bir ömür ister
29 Kasım 2010 Pazartesi
22 Kasım 2010 Pazartesi
şarabımdaki kanımsın
Vücuttaki kırmızı şarap oranı kan oranını geçtiğinde artık kalp değil beyin saçmalar,
ve benim içtiğim pozitifi kendi içinde saklı kırmızı şarabımın etkisi ile sevmeye başlıyorlar damarlarımdaki tüm al'ı, ak'ı bir yuvarlar birbirlerini.
içtiğim kadeh damarımı kesiyor, canım acıyor,
aynı kadehe yeniden doluyor kırmızısını ateşimden alan şarabım, yüreğim yanıyor.
bir garip kısır döngü bu beyinde hayat, içtikçe saçmalıyor.
gecenin sonunda söylediğim kelimeler havada asılı , başkaları için anlamsız kalıyor.
ve ismini bile bilmediğim bir melek iniyor gökyüzünden,
üşüyorum derinliği mavisinde saklı gözlerinde,
öpüyorum kırmızısını aşktan alan dudaklarını,
öpüyor kırmızısını şaraptan alan dudaklarımı
ve ölüyorum.
bir zamanlar can verdiğim canımdın, şimdi sarhoş olduğum şarabımdaki kanım...
ve benim içtiğim pozitifi kendi içinde saklı kırmızı şarabımın etkisi ile sevmeye başlıyorlar damarlarımdaki tüm al'ı, ak'ı bir yuvarlar birbirlerini.
içtiğim kadeh damarımı kesiyor, canım acıyor,
aynı kadehe yeniden doluyor kırmızısını ateşimden alan şarabım, yüreğim yanıyor.
bir garip kısır döngü bu beyinde hayat, içtikçe saçmalıyor.
gecenin sonunda söylediğim kelimeler havada asılı , başkaları için anlamsız kalıyor.
ve ismini bile bilmediğim bir melek iniyor gökyüzünden,
üşüyorum derinliği mavisinde saklı gözlerinde,
öpüyorum kırmızısını aşktan alan dudaklarını,
öpüyor kırmızısını şaraptan alan dudaklarımı
ve ölüyorum.
bir zamanlar can verdiğim canımdın, şimdi sarhoş olduğum şarabımdaki kanım...
14 Kasım 2010 Pazar
gölge oyunu
şehr-i istanbul'a tepeden bakmak gibi birşey, kend-i bedenine bir perdenin ardından bakabilmek,
bakmaktan öteye geçip, görebilmek.
ay doğmadan oynanan gölge oyunu benimkisi, ellerin yönettiği, kederi kendinde, sureti gölgesinde gizli.
gün batmadan oynanan gölge oyunu benimkisi, güneşi perdenin arkasından vuran, gözyaşı karanlığında gizli.
bakmaktan öteye geçip, görebilmek.
ay doğmadan oynanan gölge oyunu benimkisi, ellerin yönettiği, kederi kendinde, sureti gölgesinde gizli.
gün batmadan oynanan gölge oyunu benimkisi, güneşi perdenin arkasından vuran, gözyaşı karanlığında gizli.
yoruldum gölgelerde oynamaktan,
yoruldum gölgelerle oyalanmaktan
beklediğim bir güneş, doğumu kalbe yakın
beklediğim bir zaman seyyahı, varması güneşten de yakın
yoruldum gölgelerle oyalanmaktan
beklediğim bir güneş, doğumu kalbe yakın
beklediğim bir zaman seyyahı, varması güneşten de yakın
ümidi bahanelerle örülü beyaz bir perdenin ardından bakabilirsen eğer kendine,
hayali seni yarınlara taşıyan parlak bir ışın demetidir hediyesi bu özgür bedene.
oyunda sensin artık bu bedende, perdesi yırtık, düşleri özgür
oyuncuda sensin artık bu bedende, sureti güneşten parlak, gölgesi bile görünür
gölge oyunlarında gölge olmak yerine, ne mutlu ışığına kavuşan özgür bedenlere...
oyunda sensin artık bu bedende, perdesi yırtık, düşleri özgür
oyuncuda sensin artık bu bedende, sureti güneşten parlak, gölgesi bile görünür
gölge oyunlarında gölge olmak yerine, ne mutlu ışığına kavuşan özgür bedenlere...
11 Kasım 2010 Perşembe
parçalanmış aynalar
baktığı heryerde sadece kendini gören, aynalarda yaşayan insanlardan uzak durmaya çalıştım.
parçalanmış aynalarını avuçlarından atamayanlara da, kanayan avuçlarına bakamayanlara da şahit oldum.
bazen aynalara bakan oldum, bakıpda göremeyenlere inat
bazen aynanın kendisi oldum, onlar baktıkça ben kayboldum.
zamanıma değer katan dostlarımda oldu, durduramadığım zamana, ölümsüz anlar bırakan.
zamanımı harcayıp, değerinden çalan dost bildiklerimde oldu, anılarıma zehir katan.
biz dediklerim odayı terkederken, dört duvar arasında bir başıma kalmayı, yani ben olmayı öğrendim.
yalnız olmayı öğrendiğimde, ben artık yalnız değildim
yalnız kalmaya çalıştığımda ise artık ben,
ben değildim...
parçalanmış aynalarını avuçlarından atamayanlara da, kanayan avuçlarına bakamayanlara da şahit oldum.
bazen aynalara bakan oldum, bakıpda göremeyenlere inat
bazen aynanın kendisi oldum, onlar baktıkça ben kayboldum.
zamanıma değer katan dostlarımda oldu, durduramadığım zamana, ölümsüz anlar bırakan.
zamanımı harcayıp, değerinden çalan dost bildiklerimde oldu, anılarıma zehir katan.
biz dediklerim odayı terkederken, dört duvar arasında bir başıma kalmayı, yani ben olmayı öğrendim.
yalnız olmayı öğrendiğimde, ben artık yalnız değildim
yalnız kalmaya çalıştığımda ise artık ben,
ben değildim...
8 Kasım 2010 Pazartesi
kayıp
kaybolmak, sisli istanbul sokaklarında geceye yürümektir,
adım adım,
sessiz sessiz,
korka korka yürümektir
kaybolmak, aynı gecenin sabahında anlamsız bakışlara anlamlı duruşlarla yanıt verebilmektir.
biz böyleyiz be usta, bazen gülen gözlerde, sıcacık gülüşlerde kayboluruz,
bazen aynı gülüşe kayıtsızca hapsoluruz
an gelir o gülüşün sözlerine takılır, an gelir yanına uzanır düşlerine yatarız.
biz böyleyiz be usta, sevmesini bilemeden zamanı gelir zamansız kayboluruz.
bugun buradaysak dünde kayboluruz, yarın ise zaten kayıp bizde.
kaybettiklerimiz bizi eksiltirken, biz bu eksilen yanlarımızla büyürüz
her yetişkin gibi geceye, günaha yürürüz
adım adım değil koşarcasına
sessiz sessiz değil haykırırcasına
korka korka değil, korkuturcasına yürürüz.
günü gelir, sisli bir istanbul gecesine varmadan ölürüz
Zamanda kaybolur, zamanla kahroluruz
adım adım değil koşarcasına
sessiz sessiz değil haykırırcasına
korka korka değil, korkuturcasına yürürüz.
günü gelir, sisli bir istanbul gecesine varmadan ölürüz
Zamanda kaybolur, zamanla kahroluruz
22 Ekim 2010 Cuma
Tüneldeki hayatlar
nasıl geçtiğini hatırlamadığın istasyonlar arasında geçer çocukluğun
ve ergenlik döneminde iki uzun durak arası pencereden dışarı bakarak hayal edersin tüm platonik aşklarını
ve senin durduğun yerden geçer anılarda eskittiğin zaman
bir gün istasyonların birinde vagona güzel gören gözler biner, maviliklerine dalarsın, aşktır
hayat bu ya bir başka durakta ya o iner, ya sen inersin, kaybolursun, hüsrandır
aynı istikamette birden fazla istasyon geçirebildiğindir yanına otururduğun, kendini evcilik oyununda bulursun, yalandır
ya yolun sonuna kadar oturursunuz birlikte terkederseniz hayatı, ölümdür
ya da birkaç durak sonra biriniz iner terkeder diğerini, yeniden doğumdur
işte o an tünelin ucundaki ışığı görürsün
farklı bir son beklemek niye?
işte o an tünelin ucundaki ışığı görürsün
farklı bir son beklemek niye?
yolcu aynıyken yol neden tekrar süpriz yapsın ki !
7 Ekim 2010 Perşembe
Islak pencere
Her damlasında bir hikayesi olan pencerenin ardından bakmak sana,
geçmişin perdesinin üzerinden uzatıp başını, düşlerin ötesinden, düşüp düşüp kalkmasını bilen ısrarcı çocuk gibi bakabilmek sana.
güneşe bakıyorum, henüz göremiyorum, hala üşüyorum.
uzaklaşırken penceremden sen, sana bakıyorum sigaramdan bir nefes alıyorum,
kaybolurken sen hayatımdan, sana bakıyorum ömrümden bir nefes veriyorum,
nefes alabilmek için derinden ve yeniden,
dönüp sırtımı içeriye, kendime, kayıplarla elde ettiğim özgürlüğüme bakıyorum.
şimdi derin denizlerde her dalga sonrası savrulan, kıyısını arayan balıkçı misali ben,
bulut yürekli, yagmur yüklü, rüzgar bakışın ile yağarım,
aynaların ardından her baktığımda sana, uzaklara dalarım
kör bir intihar bıçağı acısı sana bakmak, kanarım
geceler öyle bir geliyor ki üzerime, sakın ama sakın sorma, gözlerim sağanak,
ağlarım...
geçmişin perdesinin üzerinden uzatıp başını, düşlerin ötesinden, düşüp düşüp kalkmasını bilen ısrarcı çocuk gibi bakabilmek sana.
takvimimden hergün yırttığım ömrümde yazı görmeden yazdım sonbahar hikayelerimi
ve her bir yaprağında melodisini ezbere mırıldandığım bir şarkı sözü.
ve bir uçurtma misali usulca ama elimi kanatırcasına bırakıyorum seni ellerimden, hayata baktığım o yağmurlu penceremden.
rüzgarın seni nereye sürükleyeceğini düşünmeden, kaybolup gidişini izlerken biraz soğuktan, daha çok yürekten
ürperiyorum.ve her bir yaprağında melodisini ezbere mırıldandığım bir şarkı sözü.
ve bir uçurtma misali usulca ama elimi kanatırcasına bırakıyorum seni ellerimden, hayata baktığım o yağmurlu penceremden.
rüzgarın seni nereye sürükleyeceğini düşünmeden, kaybolup gidişini izlerken biraz soğuktan, daha çok yürekten
güneşe bakıyorum, henüz göremiyorum, hala üşüyorum.
uzaklaşırken penceremden sen, sana bakıyorum sigaramdan bir nefes alıyorum,
kaybolurken sen hayatımdan, sana bakıyorum ömrümden bir nefes veriyorum,
nefes alabilmek için derinden ve yeniden,
dönüp sırtımı içeriye, kendime, kayıplarla elde ettiğim özgürlüğüme bakıyorum.
şimdi derin denizlerde her dalga sonrası savrulan, kıyısını arayan balıkçı misali ben,
bulut yürekli, yagmur yüklü, rüzgar bakışın ile yağarım,
aynaların ardından her baktığımda sana, uzaklara dalarım
kör bir intihar bıçağı acısı sana bakmak, kanarım
geceler öyle bir geliyor ki üzerime, sakın ama sakın sorma, gözlerim sağanak,
ağlarım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)