22 Ekim 2010 Cuma

Tüneldeki hayatlar


karanlık bir tünelde başlar hayattaki ilk yolculuğu insanın
nasıl geçtiğini hatırlamadığın istasyonlar arasında geçer çocukluğun
ve ergenlik döneminde iki uzun durak arası pencereden dışarı bakarak hayal edersin tüm platonik aşklarını
ve senin durduğun yerden geçer anılarda eskittiğin zaman
bir gün istasyonların birinde vagona güzel gören gözler biner, maviliklerine dalarsın,  aşktır
hayat bu ya bir başka durakta ya o iner, ya sen inersin, kaybolursun, hüsrandır
aynı istikamette birden fazla istasyon geçirebildiğindir yanına otururduğun, kendini evcilik oyununda bulursun, yalandır
ya yolun sonuna kadar oturursunuz birlikte terkederseniz hayatı, ölümdür
ya da birkaç durak sonra biriniz iner terkeder diğerini, yeniden doğumdur
işte o an tünelin ucundaki ışığı görürsün
farklı bir son beklemek niye?
yolcu aynıyken yol neden tekrar süpriz yapsın ki !

7 Ekim 2010 Perşembe

Islak pencere

Her damlasında bir hikayesi olan pencerenin ardından bakmak sana,
geçmişin perdesinin üzerinden uzatıp başını, düşlerin ötesinden, düşüp düşüp kalkmasını bilen ısrarcı çocuk gibi bakabilmek sana.
takvimimden hergün yırttığım ömrümde yazı görmeden yazdım sonbahar hikayelerimi
ve her bir yaprağında melodisini ezbere mırıldandığım bir şarkı sözü.
ve bir uçurtma misali usulca ama elimi kanatırcasına bırakıyorum seni ellerimden, hayata baktığım o yağmurlu penceremden.
rüzgarın seni nereye sürükleyeceğini düşünmeden, kaybolup gidişini izlerken biraz soğuktan, daha çok yürekten
ürperiyorum.
güneşe bakıyorum, henüz göremiyorum, hala üşüyorum.
uzaklaşırken penceremden sen, sana bakıyorum sigaramdan bir nefes alıyorum,
kaybolurken sen hayatımdan, sana bakıyorum ömrümden bir nefes veriyorum,
nefes alabilmek için derinden ve yeniden,
dönüp sırtımı içeriye, kendime, kayıplarla elde ettiğim özgürlüğüme bakıyorum.

şimdi derin denizlerde her dalga sonrası savrulan, kıyısını arayan balıkçı misali ben,
bulut yürekli, yagmur yüklü, rüzgar bakışın ile yağarım,
aynaların ardından her baktığımda sana, uzaklara dalarım
kör bir intihar bıçağı acısı sana bakmak, kanarım
geceler öyle bir geliyor ki üzerime, sakın ama sakın sorma, gözlerim sağanak,
ağlarım...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mavi Melek

Başka hayatları, başka hikayeleri ve başka renkleri olanları buluşturdu o gece kanatları mavi melek,
Oradaydık, çünkü bir nedeni vardı!
Hayatta hiç birşey tesadüf değildir diye başladık söze, şerefe uzatılan kadehler ısıttı yüreği teninden fazla üşüyen bedenleri o gece
Bazen yıldızların yanında bazen yıldızların altındaki muhabbetimiz yüzlerde tebessüme, neşeye, gülen gözlere, zaman zaman içimizi acıtan sözlere, melodiye, gözlerde biriken kayıp yıllara döndü
hayat gibi akıyordu gece ve aynı gecede biz de o meleğin mavi kanatları altında büyüyorduk
sonra deniz iken okyanusa dönenlere taştı enerjimiz
birdik, biz olduk, farklı renklere sahiptik, tek beyaz olduk.
Sabahında büyük bir halkaydık bembeyaz kumsallarda,  ellerimiz kumların üzerinde dileğimizi çizerken,
beynimiz olmasını istediğimiz yerde geziyordu
gerçek ruh ikizini hiç kaybetmeyenlerin mor halkası ise tepemizde.

Şimdi yüreklere sığmadığı için anılardaki özel yerlerine kaldırılan haftasonunun ardından, kanadı ile bizlere dokunan mavi meleği ait olduğu yere, gökyüzüne uğurlarken, rüzgarın taşıdığı fısıltısını duyuyoruz;
Hayatta hiç bir şey tesadüf değildir.
Oradaydık, çünkü bir nedeni vardı!
(2-3 Ekim Bodrum)

30 Eylül 2010 Perşembe

oyuncak hikayesi

bilirsiniz ki asla tam kalbinden yaralayamazsınız bir oyuncağı
sessiz yüreklere sahip birer candır oyuncaklar, bazen cam gibi kırılgan.
gündüz minik ellerin arasında büyürler, geceleri kendi kutularında


mutlu değillerdir
mutsuz hiç değil
ağızları vardır, sesleri çıkmaz
yüzleri vardır sana bakmaz
gözleri vardır yaşı akmaz
yaşlanmazlar da, birlikte oynadıkları çocuklar ile büyürken.
çocuklar büyür, oyunlar biter, oyuncaklar ise ölürler!



ya sen? 
kutusunun içinde hikayesini başkalarının küçük ellerine bırakan oyuncak mısın, zamanı geldiğinde ölmesini de bilen?

yoksa oyunun gerçek sahibi misin, canı istediği an birlikte büyüdüğü oyuncağının canını acıtabilen, sonunda oynamayı bırakıp onu ölümüne terkeden?


25 Eylül 2010 Cumartesi

bir sayfa daha...

güneşin insanlarla erkenden vedalaşmaya başladığı günlerden bir günün gecesiydi
sadece müdavimlerinin bildiği gizli bir beyoğlu mekanının terasındaydık
bir yanımda şehir ışıklarıyla göz kırparcasına ışıldayan, altın boynuzu ile istanbul,
karşımda bu şehre duyduğum özlem
arkamda yaşanılanlar ile yaşanamayanların kapıştığı bir geçmişim
ve hep bir parçası kendime saklı hikayelerim ile kadeh kaldırıyoruz hikayenin gizli kahramanlarına
yaşanmış dünleri rafa kaldırmıştık çoktan
yaşanan günlerin bize anlattığından çok anlatamadıklarından çıkartıyorduk hikayemizi.
çıktığımız bu yolda girişi keyifle geçmiş,
sonucunu bildiğimiz bu kompozisyonda gelişmeyi uzun tutmaya çalışıyor ve bunun tadını çıkartıyorduk

kelebekler gibi günü özgürce yaşayan bedenlerdik, geceleri biraraya gelip biz olan.
ve yine böyle gecelerin birinde beyoğlunda sadece bizlerin bildiği haliç'e bakan bir teras katındaydık,
akşam esintisi yüzümüze hafifçe dokunuyordu, şarap ile sulanmış kanımızın bizi ısındırdığı dakikalarda ellerimiz
birbirine kenetlenmişken gözlerime baktın ve "bir sayfada benim için ekler misin" dedin yolun yarısına geldiğinde
geriye dönüp okumak istediğin hayatına

çoğul yaşadığım ama tekil yazdığım bu hikayelerde hatırlanmak için bir sayfa istiyordun kendine
zamana esir olmayan özgür bir kelebek etkisiydi benimki
ve ben tamam dedim, sen sustun
sessizliği bozan gülen gözlerin oldu,
bu sefer ben sustum, geceye bakan gözler konuştu
ve gece sustu
...
ikinci baharıdır kişinin seni sevmesi ve biz kaçıncısını yaşayacağımızı bilmediğimiz başka bir bahara kadar, başka hikayeler yazmak üzere beyoğlunun insan kalabalığı arasında yerlemizi alarak kaybolduk...

22 Eylül 2010 Çarşamba

şerefe...

siz hiç yağan yağmur altında elinizdeki kadehten yudumladınız mı şarabınızı?
teninizde yağmur taneleri, kanınızda şarabın kırmızı etkisi
çıplak ayaklarınız çimenlerin üzerindeki her damlayı hissederken
ay ışığı altında yağmurdan üzerinize yapışan elbiseniz ile gün ışıyana kadar kurudunuz mu?
yüreğinizin acısı ile elinizdeki kadehi avuçlarınızı kanatırcasına sıkıp parçaladınız mı?
şarabın rengi kanınızın rengine karıştı mı hiç?

şimdi bir kadeh değil, kırmızısını benden alan bir şişe dolusu şarap girdi anılarımıza
bu saatten sonra biraz yağmurdan ıslak, birazda şaraptan sarhoşum

güneşi görüyorum gece boyunca boylu boyunca uzandığım geçmişimden
ayağa kalkıyorum
hiç bilmediğim bir yola heyecanla çıkar gibi ilerliyorum
ayaklarımı yere sürtmeden, elimdeki kadehi düşürmeden, dönüpte arkama bakmadan gidiyorum
içimde kıpırdayan yüreğime değercesine
tenime dokunan yağmurdan ürperircesine
kanımdaki alkolün etkisini arttırırcasına
içimdeki çocukla tepişircesine gidiyorum
hayır hayır sarhoş değilim
başkalarının kalbini kanatırcasına gururlu
yeni bir yaşama başlarcasına umutlu
yaşamak güzel şey kardeşim dercesine mutluyum
son kadehte kendime
şerefe!
ne mutlu özgür'üm diyebilene...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Kalp

Dört tarafı kanımız ile çevrili et parçasıdır kalp
yapısal olarak kırılgan
sevilmedimi alıngan
yeri geldiğinde unutan
unutulduğunda duran
durdumu unutulan
öfkelendi mi tanımayan
heyecanlandımı adrenaline doyan
seviştimi hızlanan


Yıllara meydan okudukça tekleyen
Ama ölene kadar hiç durmadan atan

Dört tarafı sevgi ile çevrili bir yürek parçasıdır kalp
O yürekler tarafından ya heyecanlandırılan
ya da taş kalpli yüreksizler yüzünden sonsuza uğurlanan