21 Ağustos 2010 Cumartesi

şehirde özgür olmak

yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzü altında atıyordum adımlarımı
postallarım bile benden daha iyi tanıyordu gittiği yolu, ben bilmiyordum gittiğim yeri
saatlerin gündüzü gösterdiği, gözlerin ise geceyi sezdiği karanlık ve sessiz bir hüzün akşamıydı
yüreğimde yıllarca dillenmeyen acılarım, dilimde ise yüreğimin acı serzenişi vardı
gözlerim gri bulut misali, gökyüzünden düşen damlalara eşlik ediyordu
bulutlar ağlamıyor sanki ben yağıyordum bu adım atılmak istenmeyen bahtsız topraklara
ağlamak için erken, anlamak için çok geç kaldığım bir zamanda terkediyordum bu şehri
ve biliyordum ki şehrin değildi günah, terkeden bendim tüm sevaplarımla

kış güneşinin batmasına yakın uzaklaşırken şehr-i kendimden, başka bir bahara kalmıştı dönüşüm
ve dönüşüm ile başlamıştı değişim
ve değişim ile son buldu seni bu son görüşüm
ve görüşüm yüzünden girdim demir parmaklıklar ardına

işte yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzünün altında,
kırık dökük bir mapus damının avlusunda atıyorum adımlarımı
ayağımda beni buralara taşıyan postallarım,
yüreğimde aynı sızı, dilimde türkülerimle artık gökyüzü ağlıyor ben anlıyordum,
terketme vakti gelmişti artık seni istemeyen gardiyanların yönettiği bu şehri

bundan sonra ya özgür bir şehirde yaşayacaktım,
ya da herhangi bir şehirde özgür olacaktım

20 Ağustos 2010 Cuma

üç nokta




herşey ilk noktanın ardından ikincisini diğerinin üstüne koyarak başladı, yapılan açıklamalar bir yerde tıkandı ve ikinci nokta ilkinin yanına düştü, işte o anda hayatımı kurtaran üçüncü nokta söyleyemediklerime tercüman oldu sanki, sustum...

gri

Her rengi içerirken, renksiz damgasını yiyendir “gri”
Bir sürü ruh haline sahipken, ruhsuz damgasını yiyenler gibi,

Ruhun rengi olmaz, benim için ruhun rengidir gri, gri’nin bir renk olmadığı gibi. Gölgenin rengidir gri, gökyüzünün ağlamadan önceki rengi, tüm renklerin karışımıdır gri.

Ruhumun rengidir gri, ruhun rengi olmaz, tıpki gri’nin renk olmadığı gibi.
Gri donuktur, yavaştır, var ile yok arasındaki çizginin senin durduğun tarafındadır.

Belki yeryüzünün herhangi bir yerinde, bedenlerimiz birbirine değmeden yan yana geçerken, ruhlarımızın aralarındaki fısıldaşmayı duymaya çalış, eğer hissedebiliyorsan sende rengini yakalamışsındır artık.

o zaman gece yakaladığım ruhunu bir bedende yaşatabilirim bende.

Sen artık uslanmaz bir grisin, bu tende.
ve gri
Bedensiz bir isimdir,
Düşsel kimlikleri doğurur

Eskiden di, çok eskidendi diye başlarız anlatmaya, anlattıklarımıza birer tutam yalan ekler, tatlı hatıralara dönüştürür, iç geçiririz.

Gridir tüm anlatılanlar…

yada tam tersi, hiç güzel anımız yoktur, sevmeyiz dünyayı, sevişmeyiz bu dünyada, griye boyarız bedenimizi, kayboluruz gece yağan ruhların arasında.
Hayat acımasız deriz, acımasız olan biz oluruz bazen kendimize, bazen bize değer biçenlere.

Ne siyah, ne beyaz karar veremeyenlerin tercihidir gri!

Yazdığı gibi yaşamayanların ruh hali,
Ya da yaşadığını yazamayanların sonudur gri.

Ben griyim, peki senin rengin ne?
(2006 İstanbul)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

günaha davet

tek yanmaktan korkanlar değil mi günahlarına başkalarını davet edenler,
ve bu günahın ateşinde pişerek büyüyen bedenlerin hepsi gece sürgünüdür
gündüz yalnız, geceleri yanlış hayatlarda ölürler

onlar ki yanmaktan değil yalnız kalmaktan korkarlar
bir tercih meselesiyken yalnız olmak, kim ister yalnız kalmak diye güncellerler kendi statuslerini
zaten bunlar değil midir hayatlarından yıl alırken, hiç yol alamayanlar

ve bunlar değil midir, geri dönmeyi zayıflık gören, kaybedenler
her dönüş, kaybediş midir?
her kaybediş yeni başlangıçlara mı gebedir?
yoksa sadece davet edildiği günahın sonunda mı gebe kalmıştır bu yalnız başlangıca?

onlar ki yalnız kalmaktan korktukları için yalnız kalmaya mahkumlardır
onlar ki şimdi hem yalnız hem de mahkumlardır
ve onlar ki kendi ateşlerini üreten bedenlerin günahı,
yarattıkları cehennemin tanrısına hizmet eden yalnız melekleridir.
...
(Temmuz 2010 İstanbul)

4 Ocak 2007 Perşembe

O'nun hikayesi bu

O’nun hikayesi bu,
Benim, Senin, O’nun hikayesi bu.

Yalnızlıktan çok bunaldığı gecelerde, penceresini açar, gökyüzündeki yıldızlara yazardı. İstanbul kıskanırdı, o yazmaya devam ederdi..

O’nun hikayesi buradan sonra başlıyor, O kim mi? Erkek mi? Kadın mı?
Ne fark eder, biz kısaca “O” diyelim mi O’na?

O’nun tutkusuydu bu yazı, benden yazmamı O istemişti. Yüzündeki maskeden dolayı hiç tanımadım O’nu. Bazı geceler maskenin kanadığına şahit olurdum, bazı günler güldüğüne.

Ve ben O kan damlarken gülümseyen dudağına vuruldum O’nun. O’nun düşüydü bu yazı, benden sadece yazmamı dilemişti.
Yalnızdı, sadece bunu yaz ve sonra git yat dedi bana,
Endişeliydi, bari bunu yaz ve sonra git yat dedi bana.
Ne yazacaktım, ne de gidip yatacaktım.
O’nun hikayesiydi bu, benden sadece yaşamamı istemişti.
O kim mi?

Hiç tanımadım, tanıdığımda müzik yoktu odada, konuklar henüz gitmemişlerdi, sadece ben O’nun dansını hissediyordum kızıl gökyüzünün altında,bu maskeli baloda ruhumla vals ederken…

Sana yazmamı O söyledi, çünkü benim yazacak yüzüm yoktu, ne kadar çok yazdım düşümde yaşattığım birine.

Bana hep, gereğinden fazla yazmak eskitir derdi seni okuyanı, üzmek mi istiyorsun derdi, durduğu yerden korkanları, kaçmadan yaşayanları…

Sana yazmamı o istedi, o da merak ediyor benim gibi seni, sessizliğine anlam bulmaya çalıştığı gecelerde. Biliyor çünkü sessizlik bazen felaket habercisidir, korkuyor, kucağa alınan yavru bir serçe gibi, titriyor. Bilmiyor, sessizliğin senin hayatındaki tanımını.

Belki asıl O istiyor sana yazmak, yazdıkça sessizliğin anlamanı bulmak ve uyanmak.

O ne istediğini belki de bilmiyor,
O kim mi?
Hiç tanımadım ben O’nu, vücuduna dokunduğumda üzerinde sadece ben vardım…
Ben veya O, ne fark eder
Hayat herhangi bir bedende devam ediyor.
Kısa bir ara,
Kısa bir,
Ara,
Sonra yeniden merhaba
Diyebilme umuduyla..

O’nu hiç tanımadım, belki de tanıdığımda artık O olmayacak…

2 Eylül 2006 Cumartesi

olmak mı? ölmek mi?

Bugün sabah otobüste gelirken, orta kapının hemen yanına oturdum, kapı ile oturduğun yerde arada bir cam olur hani. Camda kendi suretimi gördüm, bana yol boyu arkadaşlık etti, ben gözlerimle konuştum, o dinledi. Zaman zaman bakışlarıyla beni korkuttu, uyardı, zaman zaman o anlattı ben dinledim.

olmak mı, ölmek mi diyordu(m) aynadaki aksim,
aksi gibide ölmek diyordu, ben inatla olmak diye bağırdıkça.
Kimse duymadı çığlığımı,
Kimsesiz atılan çığlık, sessiz bir çığ düşürür bedene.
O çığ düşlerde büyür, gün gelir aynı bedende ölür.
olmak mı, ölmek mi diye soruyordu aynadaki aksim, inatla susarken gözlerim.

Fiziksel anlamda birbirine bu kadar benzeyen,
anlam olarak zıt uçları temsil eden farklı iki kavram var mıdır diye sordu bana.
a’nın biçim değiştirmesi dışında, o’nun üzerindeki iki noktamıdır,
olmak ile ölmek arasındaki bu ince yaşamsal fark çizgisi.
üç noktanın, bir cümle içindeki önemi benim için ne ise,
iki noktanın hayat üzerindeki etkisi belkiydi bu.

Bir noktanın bize neler ettiğine bir bakar mısınız
Bu noktada, bir nokta doğumu, ikinci nokta ölümü temsil ederken,
bir nokta daha koyduğunda, o cümle senin susuşunu tamamlar...
Söyleyemediklerin o noktadır, anlamı derin, biçimi küçüktür,
Tıpkı söylenmeyen gibi, söylenemeyenler gibi...

Olmak mı, ölmek mi derken, durak’a geldim
indim.
Hayat ta böyle değil midir, aradığın cevabı bulamadan yol biter
Yolun bittiğini düşündüğün an, bedenin başka vücutlara akar

Ve yaşam bu iç yolculuklarda, durak aralarında yaşadıklarımız ile değer bulur.

Bir kez doğru durakda inen var mıdır?
Ne mutlu doğru durakta inebilene...

20 Ağustos 2006 Pazar

The Game "Lovekiller" Version1

Oyuncuyuz bizler,
Bazen oyunun kendisi oluyor,
bazen oynayanlar, bazen de oynatanlar
Bazen koyun oluyoruz,
bazen koyan biz oluyoruz
sevmediğimiz o kuralları

mekanı sen seç,
zaman zaten belirsiz
rakip seni bulacaktır
sen öldürmene bak
oyunun kuralı bu
öldürdükçe yaşayacaksın
yaşamak için yaşam alacaksın

ateş’in suyla dansı gibi
söndüğün an parlayacak,
kendi kanından, ruhundan
başka bir beden de yeniden doğacaksın

şimdi save et oyunu,
git bi sigara iç, işe,
ne bilim seviş, rahatla işte..
oyuna rahat başlayalım
aşk gibi...

ve oyun başlar
...
iyi olan kazanır
...
sen gerçekten iyi misin?