Bugün sabah otobüste gelirken, orta kapının hemen yanına oturdum, kapı ile oturduğun yerde arada bir cam olur hani. Camda kendi suretimi gördüm, bana yol boyu arkadaşlık etti, ben gözlerimle konuştum, o dinledi. Zaman zaman bakışlarıyla beni korkuttu, uyardı, zaman zaman o anlattı ben dinledim.
olmak mı, ölmek mi diyordu(m) aynadaki aksim,
aksi gibide ölmek diyordu, ben inatla olmak diye bağırdıkça.
Kimse duymadı çığlığımı,
Kimsesiz atılan çığlık, sessiz bir çığ düşürür bedene.
O çığ düşlerde büyür, gün gelir aynı bedende ölür.
olmak mı, ölmek mi diye soruyordu aynadaki aksim, inatla susarken gözlerim.
Fiziksel anlamda birbirine bu kadar benzeyen,
anlam olarak zıt uçları temsil eden farklı iki kavram var mıdır diye sordu bana.
a’nın biçim değiştirmesi dışında, o’nun üzerindeki iki noktamıdır,
olmak ile ölmek arasındaki bu ince yaşamsal fark çizgisi.
üç noktanın, bir cümle içindeki önemi benim için ne ise,
iki noktanın hayat üzerindeki etkisi belkiydi bu.
Bir noktanın bize neler ettiğine bir bakar mısınız
Bu noktada, bir nokta doğumu, ikinci nokta ölümü temsil ederken,
bir nokta daha koyduğunda, o cümle senin susuşunu tamamlar...
Söyleyemediklerin o noktadır, anlamı derin, biçimi küçüktür,
Tıpkı söylenmeyen gibi, söylenemeyenler gibi...
Olmak mı, ölmek mi derken, durak’a geldim
indim.
Hayat ta böyle değil midir, aradığın cevabı bulamadan yol biter
Yolun bittiğini düşündüğün an, bedenin başka vücutlara akar
Ve yaşam bu iç yolculuklarda, durak aralarında yaşadıklarımız ile değer bulur.
Bir kez doğru durakda inen var mıdır?
Ne mutlu doğru durakta inebilene...