31 Ağustos 2010 Salı

gölgem o benim


soguk ve ıssız sonbahar günlerinden birinde gece yarısı herkes evine dönerken başladı siyah beyaz sohbetimiz
radyoda çalan mahur besteçalar, gölgemle biz anlaşıyorduk


gökyüzünde gülümsemene neden olan hilal,
yüzüne vuran sokak lambasıydı gölgemi vareden
an geliyordu önümde bana yol gösteren kardaş,
bazen yanımda yoldaş,
kimi zaman arkamda sırdaşım oluyordu
an geliyordu, yolun sonunda ertesi gün aynı saatte buluşmak üzere sadece bir anı oluyordu

sohbetimiz ne kadar koyulaşırsa gölgem o kadar ete bürünüyordu,
sohbetimiz beni aşıyor, yüreğine dokunuyordu,
anlatılanlar soğuk asfaltta namludan çıkan kurşuni bir mermi edasıyla yankılanıyor,
o anlattıkça ben ağlıyor,
ben ağladıkça yolları ısıtan göz yaşlarım gölgemle buluşuyordu

ben anlatıyordum o gidiyordu
o gidiyor ben varıyordum
birlikte varıyorduk, o yüzümü aydınlatan ışıkta kayboluyordu
küfrediyordum bizi yarınlara taşıyan aydınlığa,
etme diyordu
etme
bekle

gölgemdi o
her gece yüzüme vuran gece lambalarının olduğu yollarda sohbet ettiğim
kimi geceler elektrikler kesildiğinde bir mum ışığında sabahlara kadar beklediğim
bazen duvarlarımda büyüyen, kimi zaman ayaklarıma kadar süzülen
gölgemdi o
yalnız gecelerimde ete kemiğe bürünen, yanımda beni dinleyen

gölgemsin sen,
beni ben olduğum için kayıtsız şartsız kabul eden

ve günü gelse bile asla terketmeyen !

30 Ağustos 2010 Pazartesi

kedisi ile konuşan adam

rüyadaydı ve gülümsüyordu gece mavisi parlak tüyleri ve masvavi gözleri ile bir kedi ona
rüyadaydı ve hatırını soruyordu pamuk tarlası gibi bembeyaz, gözleri zeytin siyahı başka bir kedi onun

kendi kızını, prensesini,kedisini arıyordu aslında
aralarında sessiz, paylaşılmayan sırları olan, paylaşılması sadece rüyalara kalan
ne zaman canı sıkılsa, keyiflense anlatırdı ona,
ne zaman aşık olsa, aşık olunsa, aşksız kalsa anlatırdı ona
ne çok şey dinlemiş, dinlemek zorunda bırakılmıştı,
yorumsuz geçen zamanlara inat en çok ne söyleceğini merak ediyordu
ilk ağzından çıkacak kelimesi, cümle ne olacaktı?
bildiğini sandığı, bilmediği bir odadaydı, rüyadaydı
ve kendi kedisini arıyordu kaç odası oldugunu bilmediği çok katlı bir rüyanın içinde

ve uzaktan yan yan yürüyerek, kuyruğunu keyifle sallayarak geldi yanına
tüyleri bulut grisi, gözleri yaprak yeşili, bakışı bir ömre bedel evin güzel prensesi

ilk merhaba her zamanki gibi gözlerden geldi, ikincisinde kuyruk sallandı ardından gırlanmaya başlandı
ardından kelimelere bürünen kadife sesi duyuldu
beraber geçirilen yılları özetlediler,
birbirlerine olan bağı kelimelere, aşkı cümlelere döktüler
rüyadaydı ve uyanana kadar dinlemek istiyordu
rüyadaydı ve uyandığında da dinlemek istiyordu
rüyadaydı ve farkındaydı
uyandığında kedisi yine sessizliğine çekilecekti

ve zaman geldi
rüya sona erdi
göğsüne uzanan prensesine güzel bir günaydın bakışı gönderdi
gırlayan prenses gerinerek ön patilerini yüzüne doğru uzattı
ve güne başladığı yere uyandı


uyandığında mı dönersin gerçek hayata
yoksa rüyanda mı görürsün gerçekleri
bir film tadında,
ritüeli gizeminde saklı

ve tekrar uyumak için gözlerini kapadı,
kimine göre sonsuza kadar,
kimine göre başka bir uyanışa kadar

26 Ağustos 2010 Perşembe

yaşama hakkı

şans eseri yaşamayı beceren bir halkın maaruz kaldığı haksızlık zincirinin bir halkasıdır özgürlük
ve kelime olarak O halkanın üzerine konulan iki basit nokta ile başlar bize öğretilen özgürlük
biri yaptıklarındır noktaların,
diğeri yapacaklarını temsil eder
ikisi yanyana seni var ederken, o halka ile bütünleşmen ise özgürlüğüne gider
ve bilmezler
ve düşünmezler
ve yaşayamazlar
istedikleri gibi
yaşamanın hak olduğunu düşünür bu halkın özgür insanları,
hak hukuk bunun güvencesi
bilmezler yaşamak biraz da şans işidir bu halk için,
ya açlıktır
ya da intihardır bunun neticesi

21 Ağustos 2010 Cumartesi

şehirde özgür olmak

yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzü altında atıyordum adımlarımı
postallarım bile benden daha iyi tanıyordu gittiği yolu, ben bilmiyordum gittiğim yeri
saatlerin gündüzü gösterdiği, gözlerin ise geceyi sezdiği karanlık ve sessiz bir hüzün akşamıydı
yüreğimde yıllarca dillenmeyen acılarım, dilimde ise yüreğimin acı serzenişi vardı
gözlerim gri bulut misali, gökyüzünden düşen damlalara eşlik ediyordu
bulutlar ağlamıyor sanki ben yağıyordum bu adım atılmak istenmeyen bahtsız topraklara
ağlamak için erken, anlamak için çok geç kaldığım bir zamanda terkediyordum bu şehri
ve biliyordum ki şehrin değildi günah, terkeden bendim tüm sevaplarımla

kış güneşinin batmasına yakın uzaklaşırken şehr-i kendimden, başka bir bahara kalmıştı dönüşüm
ve dönüşüm ile başlamıştı değişim
ve değişim ile son buldu seni bu son görüşüm
ve görüşüm yüzünden girdim demir parmaklıklar ardına

işte yağan yağmur ile yağmayan kar arası bir gökyüzünün altında,
kırık dökük bir mapus damının avlusunda atıyorum adımlarımı
ayağımda beni buralara taşıyan postallarım,
yüreğimde aynı sızı, dilimde türkülerimle artık gökyüzü ağlıyor ben anlıyordum,
terketme vakti gelmişti artık seni istemeyen gardiyanların yönettiği bu şehri

bundan sonra ya özgür bir şehirde yaşayacaktım,
ya da herhangi bir şehirde özgür olacaktım

20 Ağustos 2010 Cuma

üç nokta




herşey ilk noktanın ardından ikincisini diğerinin üstüne koyarak başladı, yapılan açıklamalar bir yerde tıkandı ve ikinci nokta ilkinin yanına düştü, işte o anda hayatımı kurtaran üçüncü nokta söyleyemediklerime tercüman oldu sanki, sustum...

gri

Her rengi içerirken, renksiz damgasını yiyendir “gri”
Bir sürü ruh haline sahipken, ruhsuz damgasını yiyenler gibi,

Ruhun rengi olmaz, benim için ruhun rengidir gri, gri’nin bir renk olmadığı gibi. Gölgenin rengidir gri, gökyüzünün ağlamadan önceki rengi, tüm renklerin karışımıdır gri.

Ruhumun rengidir gri, ruhun rengi olmaz, tıpki gri’nin renk olmadığı gibi.
Gri donuktur, yavaştır, var ile yok arasındaki çizginin senin durduğun tarafındadır.

Belki yeryüzünün herhangi bir yerinde, bedenlerimiz birbirine değmeden yan yana geçerken, ruhlarımızın aralarındaki fısıldaşmayı duymaya çalış, eğer hissedebiliyorsan sende rengini yakalamışsındır artık.

o zaman gece yakaladığım ruhunu bir bedende yaşatabilirim bende.

Sen artık uslanmaz bir grisin, bu tende.
ve gri
Bedensiz bir isimdir,
Düşsel kimlikleri doğurur

Eskiden di, çok eskidendi diye başlarız anlatmaya, anlattıklarımıza birer tutam yalan ekler, tatlı hatıralara dönüştürür, iç geçiririz.

Gridir tüm anlatılanlar…

yada tam tersi, hiç güzel anımız yoktur, sevmeyiz dünyayı, sevişmeyiz bu dünyada, griye boyarız bedenimizi, kayboluruz gece yağan ruhların arasında.
Hayat acımasız deriz, acımasız olan biz oluruz bazen kendimize, bazen bize değer biçenlere.

Ne siyah, ne beyaz karar veremeyenlerin tercihidir gri!

Yazdığı gibi yaşamayanların ruh hali,
Ya da yaşadığını yazamayanların sonudur gri.

Ben griyim, peki senin rengin ne?
(2006 İstanbul)