24 Nisan 2011 Pazar

Haberciyi beklemek

Özgür Dil Kurumunda çaresizliğin alışkanlığa dönmesiydin;
ne ilk kez gidiyordun benden, ne de mevsimim dönüyordu yine ilkinden sonbahara
acı dişimi çeken bir düş hekimiydin, her gidişin bende bir apse etkisi


okyanusta kaybolan şişenin içindeki yazdığım sırdın, kime gittiğini bilemeden yazdım yıllarca sana...

bu sabah uyandığımda yine yalnız, saat ise daha dokuzdu, kalkmak için on'un gelmesini bekliyordum hala
şimdiye kadar on'dan önce hiç uyanmamıştımki



ve şimdi kapının zilini, yıllar önce vurduğun yüreğimden daha güçlü çalıyordun sanki
kapıyı kim açtı bilemiyorum ama gelmiştin işte, yanında şimdiki senden daha iyi tanıdığım geçmişin.
her sabah gözlerim açık geçemediğim dar ve karanlık koridor duvarlarında parmak izlerimize bakarak geliyordun yanıma

kalkıp hoşgeldin diyemedim, bir terslik var hissediyorum ama bedenimi değil
kapalı göz kapaklarım içerisinde sesini takip eden göz bebeğimin hareketlerini görüyor muydun acaba?
gülen gözlerinin dudaklarındaki yansımasını hatırlatan ince sesini duyuyor,
dudaklarıma kondurduğun ben buradayım artık mesajına aynı tutku ile cevap veremiyordum, korkuyorum
fonda aşkın masum çocukları çalıyordu, bilerek mi yapıyordunuz bunu bana "dünya gözü ile bir gün daha görsem" melodisi içimi kanatıyordu, kapatın lütfen şunu

sesin çatallaşmaya başladı, ağlıyor musun?
bana birşey mi oluyor, neden kimse birşey söylemiyor?
korkuyorum
galiba ölüyorum...

biliyorsun değil mi kimine içten, kimine içinden geldiği gibi gülen gözlerini sevmiştim,
sen güldüğün müddetçe güzeldi günlerim
ve ben aslında bugün değil, gittiğinde solan iklimimde başladım ölmeye.

önce cansız bedenime konan kurşun karası gözleri olan habercimi gördüm, yükselme zamanımızın geldiğini, gitmemiz gerektiğini fısıldıyordu kulağıma
çığlıklarını duyuyor musun, o da ağlıyordu sanki !

sen uzanırken yanıma, öperken yanaklarımdan gitme derken ve bu sefer gitmemek üzere geldim derken gözlerinle bana
ben uykumun en derin yerinde atıyordum artık tüm ağırlıklarımı
ve yükseliyordu ruhum
benden önce beni terkedenlerin yanına
sonsuza...

10 Nisan 2011 Pazar

bir adım kala

serin bir bahar günü, derin bir uykudan, inandığım bir yalandan uyandırdılar ve aynı yalandan teselli ettiler,
sabret kış'tır zaman, kuş olur, uçar bahara gider dediler ...
sen istesen de istemesen de ömründe, günler haftalara, aylara, yıllara ve tüm kışlar bahara döner üzerini karaladığın aynı takvimde
ve yapmanız gereken tek şey,
yeni yaşınızı kutlamadan önce göz yaşınızı kurutmanızdır derler


hayal etmek elde etmekten, yazmak yaşamaktan daha anlamlı oldu hayatımda
aklını dudağına sıyırıp düşleri ile teslim olan kadınları da sevdim,
üzerine çizik atıp takvimimde tarih olan bedenleri de.
yaş günümde nefesimi kesen aşklarımla değil, eski yaşlarımla ama tek nefeste üfledim her biri ömrümün üçyüzaltmışbeşgününü simgeleyen yıllarımı.

yolun ortasına, oyunun ilk perdesine bir adım kala yazıyorum bu satırları
ve aynı satırlarda artık aralardan çıktım, yaşıyorum.
çünkü biliyorum
hayat süsü verilmiş bir oyundur ölüm ve oyun sadece siz ölünce biter.

nüfus kagıdınıza attığınız her bir çiziktir sizi oyunun sonuna götüren
ve ne acıdır ki sizi oyuna sokanlar sizden önce terkederler bu oyunu, kalırsınız bir başına
ve tek kalmamak için bu oyunda,
şu anda nerede oynadığınız değil kimle oynadığınız önem kazanır bu sona her yaklaştığınızda


ve eskittiğiniz bu otuzdördüncü seneyi de olması gerektiği yere, geçmişin rafına kaldırır,
ve artık önünüzdeki yaşlara bakarsınız...

4 Nisan 2011 Pazartesi

gece gidenler

gündüzün nefretini taşıyan, karlara uzanmış, yatan beyaz bir ölümdü gece
gün kararıp döndüğünde, aynı sessizlikte dünden sıyrılan yaralı bedenlerin karla kaplı ama aşka kapalı  gönüllerini örtüyordu gözlerimizin önünde
nedeni sende saklı geçmişinle, çoğu insan gibi korkuyordun karanlıktan ve sevmiyordun geceleri,
biliyordun ki çirkinlikler gündüz görülüyor kötülükler ise gece yaşanıyordu bu hayatta
ve yine çok iyi biliyordun ki sadece gecenin cazibesi değildi temiz bedenleri kirleten,
gölge tadında sevişen bizlerdik, geceyi sabaha kavuşturan



işte böyle kirli bir gecenin sabahında gittin benden
geleceğimi unuttum, gelmeyeceğin çok belliydi
her gece saatler karanlığı gösterdiğinde, ben aynı, sen ayrı yerdeydin.
işte böyle yürek ıslatan yağmurların sabahında uyandım bugüne
geceyi gözü kara yaşamak, dünü unutmaktı,
bende yarına ama yanımda sen olmadan uyanarak başlamayı tercih ettim.



ve geçen günlerin gözleri ıslatmaya, güneşin bedenleri ısıtmaya başladığı günlerdeyiz,
yine ve yeniden bahar geliyor, bir zamanlar hoşçakal dediğimiz tozlanan mevsimlere.

ve ben her nisan'ı bahar'dan ayrı sevdim
kimine gözden uzak hoşçakal derken, kimine merhabayı gözünün içine direk bakarak söyledim

yine böyle bir bahar günü, gün gelir, günler uzar, ben ise hayallere dalarım
işte ben böyle bir bahar günü yarınlara dalar, yalanımı saklarım
ayrı bedenlerde aynı geceyi arar, aramayanları anarım

Bugün an'ı yaşar, yarın anısı'nı yazar,
ve hala bugüne değil yarına kanarsam yine aynısını yaşarım...

24 Mart 2011 Perşembe

savaşın ortasında bir çocuk

bu uçaklar neden üzerimizden geçiyor, neden herkes ağlıyor anne
neden ışıkları yakmıyoruz, burası çok karanlık, korkuyorum, üşüyorum,
sıkıca sarıl bana, beni bırakma anne
ne olur dışarı çıkalım, doğumgünümde babamın yaptığı uçurtmayı uçuralım anne
salalım ipini gökyüzünde kuşlarla yarıştıralım,
en yükseğe biz çıkalım, uçaklar şehrimizi terketsin, ne olur gitsinler buradan
korkuyorum anne
...

çocuktu,
daha 7 yaşındaydı,
evlerinin üzerine düşen bir şarapnel parçası ile vuruldu
annesinin kucağında, yüzüne annesinin kanları damlarken kapadı gözlerini sonsuza, daha ömrünün baharındayken.
penceresinin önünde beslediği kuşlar yetim, onlarla yarıştıracağı uçurtma hayali ise cennete kaldı

önce karanlığa hapsettiler gökyüzüne hasret bu masum çocukları, sonra toprağa.
umutları olanların umutlarını vurdular, sonra attılar mezara geriye kalan cansız bedenlerini
bilmiyorlardı ki yarınlarını aldıkları o çocukların ahlarını da alacaklardı.

durdurabilecek gücü olanlar başlattı önce bu savaşı
durdurmayan bizlerdik
biz de gittik, gittiğimiz noktada zaten hiçtik, bittik

siz geride kalanlar savaşın toprağınız için,
karanlığa gönderilen çocuklarınız için
unutmayın
Ümidiniz bittiğinde; gittiğinizde ümitsiz, gidemediğinizde ümit sizsinizdir,
ümitsizseniz, gittiğiniz yerde ikinci kez ölürsünüz
lütfen kalın ve ümidiniz için savaşın,
çünkü uçurtmaların uçacağı mavi bir gökyüzü için belki de gerçekten ümit sizsiniz !

22 Mart 2011 Salı

Bugüne uyananlara

en çok düşmemek için düşündüğünde düşersin, gerekirse düşle ama düşünme diye telkinlerle büyüttüm içimdeki çocuğu.
bu sabah uyandığımda düşünmenin beni yormadığı bedenlerimden birine girdim
yorulmuştum, bitmiştim
her bittiğimde gittiğim yere, denize, maviliklere gittim
çıplak sırtıma batan kumların tatlı kaşıntısı ile uzandığım kumsaldan izliyordum şekillerine anlamlar yüklediğim beyaz bulutları
en son yüklediğim anlamı ben bile anlamadım, zaten bulutlar dağıldı anlamsız şekiller aldılar.
hava kapandı birden, üşüdüm...
gökyüzü dev bir ayna misali dünyada olanları yansıtıyordu tüm çıplaklığı ile bana
neler oluyor diye düşünmek için üzerime gerçek hayattan bir beden geçirdim
daha fazla düşünmek için bir numara büyük bir bedendi giydiğim,
ağırlığı altında ezildim, çıkardım kafamdan fırlattım hepsini derinliklere
kenera çekildim, geçen zamanı, sabit kamera objektifinden film tadında hızlandırılmış görüntüleriyle izledim
hava daha da kararmıştı izlerken, ben daha fazla üşümüştüm
düşünmemek için kaçtığım bu huzurlu kumsalda düşlerime uzanmıştım,

Gözünü kapadığında gördüğün, açtığında göremediğinse henüz bahar gelmemiştir,
gördüğünde baharın geldiğini hissedersin, yaza döner mevsimlerin, için ısınır
ve yaz gelir, aynı güneşle, yeni bir güne uyanırsın

uyandığımda deniz kenarındaydım, düşlerimden daha gerçekti tebessümüm
yüzüme gidip gelen dalgaların tuzlu suyu çarpıyordu, kulağımda martıların özgürlük çığlığı
anlamını bizim yüklediğimiz bulutlar tüm sıcaklığıyla başbaşa bırakmıştı sarısı gözümü alan güneşi,
düşlerimde dünde kalan düşüncelerimden sıyrılıp
güneşten yanmış, düşüncelerden arınmış bedenime uyandım
günaydın dedim özüme, günaydın yankılandı gökyüzünden sözüme
günaydın göklerin yüzüne
dünde kalmayıp bugüne uyananlara GÜNAYDIN ...

22 Şubat 2011 Salı

kurşuni gece

yağmurlu bir gecenin karanlığında, bir mum alevi kızıllığında raks eden çıplak bedenlerdik,
dudaklarımızdan çıkan melodi, geceyi üşüten rüzgarın kulaklarımızdaki fısıltısına eşlik ediyordu
seviyorduk geceyi, düşlerimiz ile aydınlanan karanlığa rağmen
seviyorduk geceyi, sıcak bedenlerin ısıttığı soğuğa rağmen



!!!
ölüm sessizliği...
duyanlar silah sesi olduğuna yemin ediyor
duymayanlar için zaten fark etmiyor
geceden hafif, yürekten ağır bir kurşun
geceyi aydınlatarak, pencereyi delerek ve dans eden bedenlerden birini kanatarak girdi aralarına
önce gülen gözler, ardından dudaklardan çıkan melodi sustu,
gecenin çığlığı sokaktaki kedileri bile korkuttu,
ev artık soğuktu
mum alevi soğuga inat parladı, vurulana ağladı
ama hüzün vardı havada, bir yaşam misali mum alevi bile son buldu
her yer karanlık artık
gece şimdi tanımına uyuyor, soğuk, yalnız ve hüzün dolu
gece şimdi yasta olanlar için, derinden ve sessizce uyuyor

mum alevi kızıllığında dans eden çıplak bedenlerdik
tekrar karşılaşana kadar
birimiz normal kıyafetlerini giydi, hayata karıştı
diğerimiz beyazlarını giydi sonsuzluğa karıştı
...

8 Şubat 2011 Salı

İstanbulda geçen onyedi yıl

kiminin üvey evladıdır, kiminin öz düşmanı bu kent
kendiyle sorunluların mabedi, sorumsuzların şehridir istanbul
kendisiyle yarışıdır, yaşayabilmesi bu kentte kişinin,
yansıttıklarını yazarken, yazdıklarını yaşayanların günahıdır istanbul

işte böyle gri bir sonbahar sabahı geldim ben bu kente
aylardan eylül, hatıralarımdan eskiydi
ben bu kenti yaşarken, ölüme doğru günleri boğaza dökerken sevdim
kent yaşıyor, ben büyüyordum
yorulanların erken yaşlandıklarını bile bile büyürken yorulmayı öğrendim,
sorumlu ararken sorularıma cevap verecek, sorunlarım arttı
kendi yıllarımı değil, yolumu değil, kent-i istanbulu suçladım
yaşadıklarımın sorumlususun dedim ben bu kente,
zaten kendinden sorunlu olan bu şehre

işte böyle sarı bir sonbahar sabahı,
güneş daha yüzünü saklarken,
barlara bile giremeyecek yaşta geldim ben bu kente
şimdi gidişimin mevsimini bilmeden, beklerken başıma gelecekleri
geriye dönerek özetlersem geçen diğer onyedi yılımı;

ben bu kente kendi başıma geldim, başıma gelenler ile kendime geldim...