üzeri karlarla kaplı hayallerin soğuk, yarınların ise yaralıydı
derinlerin mavilikleri gözlerinde yansıyor, nefes almak için gökyüzünü arıyordun
ve buz tutmuş hatıraları eritmek için kardelen ateşi sardığında tenini
mucizeler tarlasında açtın gözünü
ama inanmıyordun geleceğe, çünkü geçmişin çok gerçekti
düşlerin nadasa bırakılmış toprak kadar yorulmuş, yüreğin bulutlar kadar dolu ve griydi
bir ağlasan rahatlayacak, bir yağsan esaretinden kurtulup özgür kalacaktın

bazen kanamayan yarasıdır kişinin geçmişi, geleceği için kesmesi gerekir
işte tam o esnada kes dedi sana tanrı
bir tokat gibi, gökyüzünü yırtarcasına bağırdı sana
kes artık şu kanamadıkça seni zehirleyen yaranı
öl dedi tanrı, ölmeden göremezsin beni,
öl dedi tanrı, ölmeden doğmaz ki eski bedeninden yeni birisi
tıpkı efsane de anlatıldığı gibi
tıpkı bir anka kuşu gibi...
işte böyle sen tanrıların çalınan ateşinden, her yok oluşunda kızıl bir ateş parçası saçlarınla
işte böyle sen kendi külünden yeniden doğan,
söylesene bana;
sen değil misin bazen eşssiz bir mimarinin duvarlarında yıllanan
sen değil misin bazen de özgür bedenlerin vücutlarına kazınan
ve sen söyler misin bana
artık gülmenin, yüreklere süzülmenin
artık kendi gökyüzünde uçmanın zamanı gelmedi mi?