11 Kasım 2011 Cuma

ıslak ateşlerin dansı

hayata geç kalmış bedenlerin gecesiydi, tıpkı o gece de kalındığı gibi
ağlamak için erken, sarhoş olmak için güzel bir andı, bu yazılanlarla da anı olarak kalacaktı
hatırladığım, yüzüne vuran bir alev titrekliğiyle gülümsüyordun ama sanki biraz üşüyordun
ısınmak için rengini topraklarınızdan alan memleket kırmızısı şaraptı tek ihtiyacın
içerken dudaklarına, içtikten sonra da bakışlarına yansıdı, kırmızısını insanlarına geri veren şarabın hüznü
ve aynı bu şarap gibiydi o topraklarla olan bağın, hasat mevsimi çoktan geçmişti...
ve yaşayamadığın bu mevsimler için kaldırıp kadehini, haykırmak istemiyor muydun gökyüzüne
şerefine ulan hayat, şerefine !

anların zamanı kovaladığı gecenin başında anlatmaya başlamıştın,
şaraba yatırılmış hayallerinde gezen gizli  kalmış özneni.
cümlelerinin her tarafında kullandığın bir volkan etkisiydi bedenin,
sönmesi için zamanı senin belirlediğin.

bazen gitar tellerinden akıyordu ab-ı hayatın, bazen kasvetli bir müzisyendi aklını aldığın
artık heyelanı gözyaşlarını örten kahkaların, ilk defa gittiğin dağları keşfeder gibi heyecanlıydı,
ve rahatlıkla diyebilirdim ki fethin zor, fatihin ise artık yoktu


gülümsemen ağrı kesici, yüreğin antibiyotik etkisiydi, kimine göre bilgiden öte, bana göre bilgeden yana
dans ederken tanrısallaştırdığın kendi bedeninle sevişen gizli savaş tanrısıydın
eski bedenini öldürürken doğmuştu dansın, yan etkisi öldürdüklerin...

artık şehirde bir şafak vakti gücünü derinliğinden alan bir kuyu gibi gri, bir o kadar doluydun
sana bakıp geçmişini görenleri değil, geleceğini söyleyenleri dinliyordun, tüm gelmeyenlere inat!



ıslak ateşlerin tangosuydu hikayen,
ve gecenin sonunda, nazan öncel'den bu havada gidilmez tınısıydı kulaklarımda çınlayan...